Söyleşi

Zeynep Kaçar ile Romanı ‘Kabuk’ Üzerine: “Aile en çok kadın için bir kapan”

Birçok seyirci Zeynep Kaçar’a oynadığı dizilerden aşina olsa da o, kendini alternatif ve bağımsız tiyatroya adamış bir oyuncu ve aynı zamanda bir yazar. Yazdığı birçok tiyatro oyunu var. Oyunlarında ise daima ‘kadını’ öne çıkarmayı tercih ediyor.

Varlık’ta ve birçok gazete ve dergide eleştiri ve inceleme yazıları da kaleme almış olan Zeynep Kaçar ile bundan birkaç yıl önce bir proje üzerine Kadıköy’de tanışmıştık. Zeynep Kaçar’a o zamanlar roman yazıp yazmayacağını sormuştum ve o da kafasında bir roman düşüncesi olduğunu söylemişti. Ve şimdi bugün, Zeynep Kaçar ilk romanı ‘Kabuk’ ile nihayet okurlarının karşısında. Sel Yayınlarından çıkan ve kapağıyla da oldukça dikkat çeken ‘Kabuk’, Zeynep Kaçar’ın tiyatro oyunlarında da olduğu gibi yine kadını öne çıkarıyor, üç kadın karakteri hikâyesinin tam merkezine koyuyor.

Yeni romanınız ‘Kabuk’ çıktı. Tebrik ederim öncelikle. Daha önce hep kadını merkeze alan oyunlar yazdınız, oynadınız. Şimdi yine kadını merkeze alan, erkeği ise neredeyse tamamen geri plana atan bir romanla karşımızdasınız. Neler söylemek istersiniz bununla ilgili olarak öncelikle?

Kabuk
Zeynep Kaçar, Kabuk, Sel Yayınları, 2017

Kadınım ve kadının hikâyesini anlatıyorum. İçinde yaşadığım beden ve ruh bu. Kabuk’u kadın erkek ilişkilerini ya da kadınların erkekler yüzünden/uğruna çektikleri acıları anlatmayı amaçlayarak yazmadım. Kadınların birbirlerine tutunma çabalarını, tutunamayışlarını, bazen aileyi başkalarında bulmalarını, bazen birbirlerine sahip çıkamayışlarını anlatmak istedim. Özetle bir yalnızlık hikayesi Kabuk. Aile en çok kadın için bir kapan.

Erkekleri anlatma işini erkek yazarlar bin yıllardır yapıyor zaten. Benim erkekliği tarif etmeme çok da ihtiyaç yoktur belki. En azından Kabuk’ta yoktu.

Coğrafyamız itibariyle de hemen hepimizin insan olarak, korunaklı bir sığınak gördüğü ortak kabuğu var, o da aile. Kendi hikâyelerimiz için bu kabuğa çarpmaktansa; kırmamız, kabuğumuzdan çıkmamız gerekiyor. Fakat nasıl?

Birey olamamış bir toplumuz biz. Sosyal ilişkilere, özellikle aile ilişkilerine muhtacız. Ancak kendimizi doğru tanımlar ve birey olmayı doğru anlayabilirsek çıkabiliriz dışarı. Bunun için bazen çok ağır bedeller ödenmesi gerekebilir. Bazen daha kolay olur. Ama insan olmak kendin olabilme bilincine ihtiyaç duyuyor her zaman.

Virginia Woolf’un hayatınızda sizin için önemi nedir? Etkilendiğiniz bir isim olarak söyleyebilir miyiz?

Elbette çok çok önemli bir yazar. Sadece feminist olduğu için değil, çok iyi bir yazar olduğu için seviyorum kendisini. İronik yazarları hep sevdim. Ama aynı zamanda derin ve baş kaldıran bir yazar olması önemli benim için.

“Tüm kadınlar adına haksızlığa uğruyor olma duygusu içimde büyüyordu…”

Kendinizi feminist olarak tanımlıyorsunuz. Peki, size göre feminizmin tanımı nedir?

Radikal feminizm ataerkil sisteme tamamen karşı bir duruştur. Sistemi şekillendirmek, sisteme uyumlanmak yerine, sistemin tamamen yanlış olduğunu savunur. Hem kadın, hem erkek için. Ben de bu görüşteyim.

Feminizme sizi yaklaştıran ne oldu? Yetiştiğiniz ortam mı yoksa çevrenizde gördüğünüz kadınların hep baskı altında olmasıyla mı alakalı?

Pek çok şey. Zaten asi bir ruhum vardı. Ama ben bir kadın olarak özellikle ezilmiş değilim. Yine de toplumsal baskıyı hep hissettim. Tüm kadınlar adına haksızlığa uğruyor olma duygusu içimde büyüyordu. İstanbul Üniversitesi’nde Dramaturji okurken, feminist eleştiri dersi görüyorduk. O dönem kafamda tam anlamıyla şekillendi diyebilirim. Fakiye Özsoysal’ın öğrencisi olup da feminizmi yanlış anlamış kimse olamaz.

Özellikle de muhafazakâr kesim başta olmak üzere; feminizmin kendi içinde tutarsızlıkları ve çelişkileri olduğunu savunanlar var. Örneğin; cinsiyetçiliğe karşı olup aslında cinsiyetçi olması, ya da kadının ‘meta’ olarak görülmesine karşı olunmasına rağmen her fırsatta soyunularak eylem yapılması ile kadın bedenini aslında bu düzen içinde halen meta olarak kullanmayı sürdürme, veya neredeyse birçok devlette yasal olan seks işçiliğine yeterince tepki vermemeleri, yine bu düzen içinde bedeniyle sunulan kadınlar -mesela; dergi kapakları, defileler, ürün satışları için kullanılan kadın modeller- mesele olduğunda ses çıkarılmaması gibi eleştiriler yöneltiyorlar. Sadece mevzu kültürel, dinsel veya geleneksel olduğunda feministlerin ortaya çıktığını söylüyorlar. Bu eleştiri ve yorumlar hakkında sizin söyleyecekleriniz neler? Bununla beraber sizin de feminizme dair eleştirdiğiniz yanlar oluyor mu?

Ben aktivist değilim. Ama aktivist feministlerin her alanda mücadele verdiklerini de biliyorum. Feminizmin cinsiyetçilikle suçlanması duyduğum en saçma şey olsa gerek. Feminizm, toplumun dayattığı cinsiyet rollerine karşı çıkar. Kadın için ve erkek için. Doğayla bütünlüklü olmayı savunur. O yüzden bir feministin cinsiyetçi olma ihtimali yoktur. Ayrıca ülkemizde feminizm, özellikle yaşam hakkı için mücadele vermekte. Yılda 500’e yakın kadının onu seven bir erkek tarafından öldürüldüğü bir ülkede ilk yapılması gereken de budur.

Her düşünce eleştirilmelidir. Ama benim şimdilik bir eleştirim yok. Belki ilerde olur.

Daha önceden sohbet etme imkânı bulduğumuzda bana oyunlarınızda tüm ideolojilere, yaşam tarzlarına eşit yaklaştığınızı söylemiştiniz. Hatta sonraları birçok tiyatro oyuncusundan da duymuştum sizin bu tutumunuzu. Ancak bu tutumunuz, kadın veya feminizm olunca değişiyor anladığım kadarıyla, yanılıyor muyum?

Tüm politik görüşler bir ekonomik sistemi savunurlar. Liberalizm, sosyalizm, muhafazakârlık, kapitalizm ve benzerleri… Feminizm bir ekonomik anlayış üzerine kurulmamıştır. Çünkü politik sistem ne olursa olsun, kadın değişmez bir şekilde binlerce yıldır ikinci sınıf muamelesi görür. Bu faşizmin en baskın ama en dillendirilmeyen türüdür. Bir kadın olarak kadınları anlatmak ve onlardan yana olmak benim için olağan bir duruş. Dünya yüz yıl sonra çok başka bir yer olacak. Yüz yıl önce bambaşka bir yer olduğu gibi. Çünkü kadınlar son yüzyıldır sokakta, işte, sosyal hayattalar.

Yeni sezonun başında devlet tiyatroları açılış oyunlarının, ‘yerli oyunlar’ olması gündeme geldi ve bu uygulandı. Açılış oyunları, tamamen yerli yazarların yazmış oldukları oyunlardan oluşuyordu. Bununla ilgili olarak tiyatro sanatçıları fikir ayrılığına düşmüştü. Siz de kendinizi bağımsız tiyatroya adamış bir oyuncusunuz ve ayrıca ‘yerli’ bir oyun yazarısınız. Sizin düşünceleriniz nelerdi bu konuyla ilgili?

15 Temmuz Darbe Girişimine karşı milli duyguları desteklemek amacıyla yapıldığı açıklandı bu uygulamanın. Ne söyleyebilirim ki!

Önce tiyatro, şimdi roman… Bunlar sizin kendinizi ifade etme araçlarınız. Peki, bunlar yetecek mi sizin için yoksa ileriye dönük olarak kadın hikâyeleri anlatacağınız bağımsız sinema filmi senaristliği veya yönetmenliği düşünüyor musunuz?

Bağımsız sinemayı seviyorum. Ama yönetmen olamam tabii ki. Eğitimim yok bu konuda. Belki bir gün senaryo yazabilirim. Ara ara düşündüğüm bir şey. Yine de hayatımı kazanmakla yükümlü olduğum için boş bir zaman konusunda zorluk yaşıyorum.

“İnsanın tercihlerini asıl belirleyen zaman galiba…”

Yeni roman düşünceleriniz var mı peki? Ya da yazmak istediğiniz başka bir tür?

Yeni bir roman yazmayı düşünüyorum. Ama şu an ne bir kıvamını bulmuş hikâyem var, ne vaktim. Belki bu yaz boş kaldığımda, şu dönemde ara ara aklıma gelenleri toparlayıp yazmaya oturabilirim.

Tok
Zeynep Kaçar’ın yazdığı, Ümit Çırak’ın yönettiği ve beraber oynadıkları ‘Tok’ isimli oyundan…

Son oyununuzdan bahsedebilir misiniz bizlere biraz?

Tok, Sahne3’te Ümit Çırak’ın yönettiği, benim yazdığım son oyunum. Oyunu ikimiz oynuyoruz. Çok severek çalıştığımız bir iş oldu.

Karısını parça parça yiyen bir adamın hikâyesi… Faşizmin nasıl kendine sürekli bir bahane ve çıkar yol bulduğunu metaforik bir biçimde anlatıyoruz. Kara komedi Tok. Kadın/erkek, iktidar/kitle, insan/vicdan ilişkilerini sorguluyor. Şimdilerde Sahne3 Harbiye’de oynamaya devam ediyoruz.

Peki, son olarak ileriye dönük yapmak istediğiniz başka neler var genel itibariyle?

Çok yoğun ve yorucu bir sezon geçirdim, geçiriyorum. O yüzden kısa vadede en büyük hayalim biraz dinlenmek.

Uzun vadede yazmaya ve oynamaya devam etmek istiyorum. İkisinden de yeterince mutlu oluyorum. Yeni bir yol aramak gibi bir çabam yok, ilerde olur mu bilmiyorum.

Belki bir süre sonra tiyatroyu hafifletip, yazarlığa ağırlık verebilirim. Yazarlık yaşlanmayı talep ediyor derin bir bakış için ve alternatif tiyatro genç insan enerjisine ihtiyaç duyuyor. İnsanın tercihlerini asıl belirleyen zaman galiba.

             

Ali Küçük

İstanbul doğumlu. Kısa metraj sinema ve reklam yönetmeni. Bazı süreli yayınlarda öykü, şiir ve denemeleriyle yer aldı. Şu an şiir, öykü ve senaryo yazımının yanı sıra İngilizce öğretmenliği yapıyor...

Önceki'Heba' - Hasan Ali Toptaş
SonrakiKaramsarlık