Öykü

Yarım

Telefonda sesi tuhaf geliyordu. Lakin bir şeylerin kaybından muzdarip olduğu belliydi. Son zamanlardaki yoksunluğumdan dolayı neredeyse dünyada tek yaşadığıma inandığımdan, biraz da istemeye istemeye arkadaşımın kapısına vardım. Anlamsız hesapların adamı olmasam da kapıyı her zamankinden geç açışı meraklandırmıştı. Kapı açıldığında ise önce kimseyi göremedim. Sonradan arkadaşımın diz çöktüğünü zannederek bağışlanması gereken bir kabahati olmadığını söyleyecektim ki bacaklarının olmadığını fark ettim. Özürlü olmanın bu durumla alakalandırılmasının uygun olmayacağını düşünürken; meraklanarak sordum “Sana ne oldu böyle!”

“Anlatırım, geç içeri!”

Anlaşılmasının kolay olduğunu düşündüğü durumunu anlatmaya başlayacaktı ki kapı çaldı. Elleri üzerinde yürüyerek kapıyı açtı. Kapıyı ben açmak istesem de, yarım olsa da bu evin tam manasıyla sahibinin kendisi olduğu düşüncesiyle, karşı çıktı. Ben de yarım bir adamı tam üzmek olmaz diye bir şey demedim. Kapıdaki adam, onun bu haline acıyarak söze yumuşak bir tondan başladı: “ iyi akşamlar, ben Emniyet Müdürlüğünden geliyorum. Hakkınızda şikâyet var!”

Duyduklarıma istinaden hızla kapıya yönelerek, yüksek tonda itiraz edecektim ki, adamın heybetinden korkarak iki-üç adım geri çekildim. Ama lafımı esirgemeden; “Nasıl olur memur bey, böyle bir adam ne suç işleyebilir?” Adam müsaade isteyerek içeri girdi, bir koltuğa kuruldu. Biraz mahcup devam etti: “Siz, yarım bayım, kapkaç yaparken kameralara yakalandınız! Uzun müddet inceledik inanın! Sonunda suçlunun siz olduğunuza kanaat getirdik.” Üstelemeden edemezdim “Ama nasıl olur! Görmüyor musunuz, bu adamın bacakları yok! Tamam, kapabilir ama kaçamaz!” Bu tuhaf lafıma arkadaşım alınmış gibi baktı. Ancak kendini savunmaması garibime gitmişti.

Ona sormasam olmazdı: “Sen mi yaptın?” Arkadaşım üzerine bin bir zorlukla tırmandığı koltuğundan “Sence?”

“Bence imkânsız!”

Arkadaşım, yüzünde tuhaf bir gülümsemeyle; “ Ben yaptım evet! Ama o zaman bacaklarım vardı!” Adam suçluyu eliyle koymuş gibi bulmanın tuhaf sevinciyle; “Evet! Sizdiniz! Bir hafta önceydi değil mi?”

“Evet”

Ben araya girmek istesem de bu yanlış anlaşılma olmasını istediğim şeyi nihayete erdirmek istiyordum. Hem bu adam geçen hafta tam değil miydi? Evet! Ama ne zaman, neden yarım kaldı ki? Hmmm…. Anladım! Bu herif geçen hafta suçu işlemiş, işledikten sonra da suç ortaklarından bir yerde buluşmak üzere ayrılmıştı. Ah, aklı tam hergele!

“Bir yanlışlık olacak! Bir dakika!”

Arkadaşım öfkeyle; “Yanlışlık falan yok! Evet, bendim bir hafta önce bacaklarım vardı! Tam sana neden bacaklarımı kaybettiğimi anlatacaktım. Kapı çaldı!” dedi.

Bir an elimi alnıma vurarak derin bir pişmanlık küfrü savurdum. Nasıl olurdu da anlamazdım. Haklıydı, bir hafta önce böyle değildi. Nedensiz yere belden aşağısına bakıyordu, ben de yanlış anlayıp onu yalnız bırakmıştım! Bana borç vermeyi bile teklif etmişti de dalga geçiyor sanmıştım.

Adam oturduğu yerden kalktı, elini ardına götürüp kelepçeleri çıkararak; “ O zaman sizi tevkif etmek zorundayım!” Arkadaşım bileklerini uzatmadı. Bilgiççe bakıp “İyi diyorsunuz ama o gün suç ortağım bacaklarımdı. Şimdi ayrıyız! Hem suçun işlenmesini kolaylaştıran onlar!” Adam durumu anlamıştı; “Peki! Dediğiniz gibi olsun! Lakin yine de benimle gelmek zorundasınız. Çantayı bacaklarınızla kaçırmış olabilirsiniz ama ellerinizle taşımıştınız. Hem de bu ellerle!”

Arkadaşım boyun eğmişti. Bacaklarının olmaması onu yarı suçlu kılıyordu. O da çaresiz suçlanan diğer organıyla teslim olmalıydı! Ben şaşkınlık içerisinde bu olayın nasıl nihayete ereceğini izliyordum. Hiçbir müdahale de bulunmadım. Adam, arkadaşımla birlikte gitti. Sabah, arkadaşım elleri bileklerinden kesilmiş olarak getirilip yerine konuldu. Eller tutuklanmıştı! Örgütün en önemli üyelerinin tutuklanması, benim de aklıma aynı soruyu getiriyordu; “Şimdi ne olacak?” Akşama kadar konuşmadı. Sonra hüzünlü bir şekilde (hüzünlü diyorum çünkü örgütün çözülmesindeki sebep örgütün beyninin yaptığı taktiksel hataydı.)  anısına başlayacaktı ki kapı çaldı. Gidip açtığımda aynı adamı gördüm ve adam hayatımda duyduğum en tuhaf şeyi boynunu içeri uzatarak söyledi: “Bayım, suçunuzun planlayıcısı ve şu an bir kısmı firari, bir kısmı ise tutuklu olan suç örgütünüzün elebaşı olan başınızı tutuklamaya geldim. Zorluk çıkarmayın!” “Zorluk” denen şeyi istese de çıkaramayacak olan arkadaşım, ya da şu tuhaf varlık, kendisini taşıyıp adamın kucağına bırakmamı istedi. İstediğini yaptım. Sabaha arkadaşımın ölüsünü getirdiler, baş tutuklanmıştı! Maalesef arkadaşımın planları tutmamış, ölümüyle birlikte son zamanlardaki yoksunluğuma çare olabilecek suç yolundaki tersinemezliği de kendisiyle birlikte işe yaramaz hale gelmişti!

Ertesi gün beni ‘suçluya yardım’ suçundan ifademi almak için götürdüler. Yanı sıra bacakların yerini sordular. Bunun artık bir anlam ifade etmeyeceğini söyleyip elleri almak istedim. Vermediler. Tecrübeleri sayesinde ellerin işimize yarayabileceğini ima ettim, o da tutmadı. Bir şey öğrenemeyeceklerini anlayınca bırakmak istediler fakat yasalar kesindi. Yarım da olsa arkadaşım suçluydu ve ona yardım etmiştim. Her ne kadar suçlu olduğunu bilmesem de peyderpey tutuklanan bu adamı korumak için memura gösterdiğim mukavemet için biraz ceza aldım tabi! Polisler şimdi bacakların peşinde. Ben de tam olarak yaşayacağım eksik hayatımda bir şeyleri tamamlamaya çalışacağım günleri beklemekteyim! Yarım-yumalak bir suçtan ötürü bulunduğum nezarethanede yarım bir kâğıda bunları karalayarak.

             

Doğuhan Dağ

1986 yılının 9 Ocağında Sivas'ın Kangal ilçesinde doğdu. Aslen Kırşehir Akçakent'lidir. Çocukluğu muhtelif yerleşkelerde geçti, bu sebepten kendini bir yere ait hissedemedi. Ama en çok Çorum'un Osmancık ilçesini sevdi. Üniversite yıllarını Sivas Cumhuriyet Üniversitesinde Antropolojiyle geçirdi. Mezun olmasına rağmen hayatının yarısı Antropoloji, diğer yarısı da muhtelif amaçlar içindir. Edebiyatla münasebeti fazla eskiye gitmez (8-9 yıl). Masal Fanzin'de "Ölü Cenin" ismiyle yazmışlığı vardır. Yazmayı, okumayı, koşmayı ve bisiklete binmeyi sever.

ÖncekiFelsefenin Sonu: Pozitivizm (Bilim)
SonrakiVaroldukça