Öykü

Üç Cici Çocuk

Üç cici çocuk varmış… Her biri birbirini kıskandırırmış…

Birisi Doğrucuymuş; yalan ne bilmezmiş…

Birisi Savunucuymuş; haksızlığa gelemezmiş…

Birisi de Dinciymiş; ibadetsiz yapamazmış…

Bu üç kafadar birbirlerini çok severlermiş…

Doğru söyler, haksızlığa karşı birlikte mücadele eder, vakti gelince de birlikte ibadet ederlermiş…

Aralarında benim senin yokmuş. İhtilaf nedir bilmezlermiş.

Mubahmış da birbirlerinin iyiliği için; yalan da, haksızlık da…

Günlerden bir gün, belki de en güzel olanı, Doğrucu koşarak gelmiş arkadaşlarının yanına:

“Arkadaşlar; hayli zaman olmadı mı varmayalı iyi bir elmanın tadına?”

Dinci, Savunucuya bakmış; “Arkadaşımız yine doğruyu söylüyor.”

“Evet. İyi bir elma yemeyeli hayli zaman olmuş!” demiş bunun üzerine de Savunucu.

Doğrucu, bakmış yoldaşları ondan yana yine:

“Gidelim! Bildiğim ve gördüğüm en güzel bahçeye!”

Böylece malum bahçeye gitmek için yola koyulmuşlar. Fazla yürümemişler, varmışlar bir yüksek duvarın önüne.

Dinci şöyle bir duvara bakmış, biri diğerinin omzuna çıksa ancak mümkün görmek ardını.

Doğrucu, bildiği için bahçeyi ve anladığından vaziyeti; “Arkadaşlar, önce Dinci omzuma çıkıp duvarın ardına baksın, sonra da savunucu.”

Yükselmişler Dinci ile Savunucu, Doğrucunun omuzlarında…

Görmüşler bahçeyi; hayran kalmışlar da! Lakin bir meseleye takılıp kalmışlar!

Ağaçların dalları zor taşımakta elmaları… Kırmızılı ve yeşilli elmalar pırıl pırıllar…

Lakin bahçe de bir hayli kalabalık. İşçiler, neredeyse her ağaçta işçiler var!

Elmaları toplayanlar, toplananları taşıyanlar; hatta yerdekileri bile toplayanlar…

Doğrucu vaziyeti bildiğinden *eylemusunu hazırlamış çoktan.

“Arkadaşlar, tek çaresi var bahçeye girmenin; biriniz işçileri bahçedeki ağaçlardan uzaklaştıracak,

Ben de kalanın omzunda yükselip bahçeye atlayacak, torbamı dolduracağım!”

Doğrucu, fikri sundu. Dinci ile Savunucu makul buldular ve itimat ettiler. Nihayetinde Doğrucuydu arkadaş!

Önce Savunucu gitti ön kapıdan; müsaade aldı girdi içeri,

Girince çalışan kalabalığın ortasına, çıktı ters çevirdiği büyük bir sepetin üstüne, başladı söylevine;

“Yoldaşlar! Sizin olmayan bir bahçede günlerce üç kuruş paraya çalışmanızı isteyen bu zalim sisteme boyun eğmeyin! Elmalarınızı topladığınız ağaçlar sizindir! Bu bahçe de, tarlalar da, hayvanlar da…”

İşçiler önce garipsediler bu çocuğu, gülenler de oldu “Haklı bu çocuk!” diyenler de.

Savunucu; baktı maya tutmakta, anladı ki sıra ikinci kısımda!

“Bahçenin sahibi olduğunu iddia eden adam kimden almış burayı? Kim demiş uğruna ter dökmediği bahçeyi sahiplenebileceğini?!”

Kalabalık kıvama gelmiş: “Doğru! Vay alçak! Kandırıldık!” sesleri…

Savunucu yapmış son hamleyi, takmış peşine götürmüş kitleyi.

Götürürken de yağlamış dişlileri;

“Akın var Beyin konağına akın! Bahçeyi zaptedeceğiz bahçenin zaptı yakın!”

Doğrucu çıkmış Dincinin omuzlarına aşmış duvarı,

Savunucunun tezgâh bozulmadan başlamış doldurmaya çuvalı.

İşçiler; önde Savunucu, varmışlar beyin konağına bağırmışlar, çağırmışlar…

Bey çıkmış kapıya, Beyi görünce önce bir korkmuşlarsa da,

Bahçeyi istemişler, çocuk böyle böyle dedi diye de eklemişler.

Bey Savunucuya iki tokat patlatmış, ardından seslenmiş kalabalığa:

“Vay ki ne vay! Bir çocuğun lafı ile buraya geldiniz ha!

Size bu iş için para veriyorum, para dalda yetişmiyor! Ağaç sizin olsa ne, olmasa ne?!”

İşçiler haklı buldular beyi, döndüler gerisin geri.

Savunucu, salya sümük gitti Doğrucu ile Dincinin yanına.

Doğrucu, teskin etti arkadaşını. Paylaşmaya başladılar elmaları.

Bir sana, bir bana, bir de ona…

Savunucu itiraz etti. İşçileri götüren ve Beyden dayak yiyen kendiyken;

Nasıl olur da Dinci ile Doğrucu ile aynı sayıda elma alırdı?

Tersti eşyanın tabiatına!

Yapıştı Doğrucunun yakasına, tutturdu iki daha isterim diye;

“Biri işçiler, diğeri de tokat için!”

“Tamam!” dediler. Çaresiz yeniden yaptılar taksimatı;

Bir sana, bir bana, üç ona…

Torba bitti, lakin elma yetmedi. Haliyle yine bahçeye girmek gerekti.

Doğrucu bu sefer Dinciye danıştı. Dinci, gitti ön kapıya, müsaade aldı girdi içeri

Çıktı ters çevrilmiş sepetin üstüne, başladı söylevine;

“Ey, Din kardeşlerim! Vaktinizi yalan dünyanın işleriyle harcayıp, öte dünyanızı kaybediyorsunuz!”

İşçiler, Savunucunun ardından gelen bu çocuğu terslediler önce;

“Git başımızdan çocuk! Bey bizi ekmeğimizden eder sonra

Hem dalda para yetişmiyormuş, öyle dedi!”

Dinci baktı iş maddiyat! Dişliler paslı mı paslı!

“İbadetleriniz aksarsa Tanrının hoşuna gitmez! Çekilir bahçenin bereketi, kurur ağaçlar!

O zaman Bey mi diriltecek ağaçları? Hem olmazsa ağaçlar, Bey nerden versin paranızı?”

Hoşuna gitti bu laflar işçilerin; “Doğruydu. Tanrıydı büyük olan. Bey de kimmiş!”

Dinci bakmış dişliler dönmeye başlamış, takmış işçileri peşine, başlamışlar yürümeye ibadethane istikametine…

Dinci iyice yağlamak için dişlileri;

“Ey, Tanrının sevgili kulları! Öte tarafta sizin için hazırlanmış bahçeler ve nice meyveler var! Kokularını alabiliyorum!”

Bunlar yaşanırken Doğrucu ile Savunucu aynı şeyi yapmış yine.

Bey, merak etmiş ne yapıyor işçileri diye!

Gidince ne görsün, işçiler yok! Çocuğun biri de elindeki torbaya elmaları doldurmakta!

“Hey! Çocuk!” diye yakalamaya koşsa da yetişememiş Doğrucuya.

Üzerine bastığı gibi taşın, aşıvermiş bahçenin duvarını.

İşçiler, ibadetlerini bitirmiş gayet huzurlular…

Değişmiş yürüyüşleri bile. Yüce Tanrı onlara sanki meyve ağaçlarını değil, Cenneti vermiş!

Dinciyi de çok sevmişler bu arada. Ne kadar temiz, ne kadar iyiymiş…

Bahçeye vardıklarında Bey karşılamış onları.

Beyi görünce unutmuşlar Cenneti, meyveleri, ağaçları…

Bey sormuş nereye gittiklerini, işçiler ağaçtan cennetten bahsetmişler;

Dinciyi göstermişler, “Çocuk bize böyle böyle dedi.” demişler.

Bey, Dinciye iki tokat patlatmış.

Demiş ki işçilere “İşini yarım bırakıp gideni Tanrı sevmez, Cennetine de almaz!

Hem ne bu sizdeki ağaç ve bahçe sahibi olma hevesi?

Benim mi zannediyorsunuz bu bahçeyi! Ben de emanetçiyim. Mülk Tanrınındır.”

İşçiler bir kez daha Beye hak verdi;

“Bahçe Beye de ait değilmiş, boşa sahiplenmeye kalktık!”

Dinci, salya sümük Doğrucu ile Savunucunun yanına gelmiş.

Başlamışlar taksimata;

Bir sana, bir bana, bir ona…

Dinci itiraz etmiş

“İşçileri götüren benim, Beyden tokat yiyen de; iki elma daha isterim!”

Dincinin de dediği olmuş. Üç almış, diğerleri bir alırken…

Elmalar paylaşılmış, herkes yolunu tutmuş,

Senin benim derken ihtilaf da çıkmış. Artık herkes köşesinde…

Savunucu, elmalarından memnun. Dinci de!

En az elma Doğrucuda. Çatlayacak kıskançlıktan.

Bahçeyi o buldu, eylemusunu o kurdu! Ama en az elma onda.

Düşündü, buldu. Çare yoktu başka, Beyle anlaşmaktan!

Gitti Beyin kapısına, anlattı bütün olan biteni;

Bey dinledi tek tek her birini.

“Sen de suç ortağı değil misin onlarla? Şimdi iki tokat da sana atsam, hak yerini bulmaz mı?”

Doğrucu geriledi, anlaşmaya gelmişti, dayak var şimdi işin ucunda.

“Aman Beyim, etme. Ben bu hırsızları sana bildirmeye geldim

Benim günahım yok, beni kandırdılar.”

Bey, tutamadı kendini; bastı kahkahayı. Doğrucu baktı Bey gülüyor, “Tamam” dedi içinden.

İki torba elma almayı beklerken;

Bey, Doğrucuyu tuttuğu gibi yakasından iki tokat patlattı.

Üstüne de vurdu kaba etine tekmeyi, savurdu Doğrucuyu dört adım öteye!

Doğrucu ardını tuta tuta çıktı gitti. Bir daha ne elma yedi, ne de Savunucu ve Dinci ile konuştu.

Ama her yerde kandırıldığını söyledi.

 

*Eylemus: Plan.

             

Doğuhan Dağ

1986 yılının 9 Ocağında Sivas'ın Kangal ilçesinde doğdu. Aslen Kırşehir Akçakent'lidir. Çocukluğu muhtelif yerleşkelerde geçti, bu sebepten kendini bir yere ait hissedemedi. Ama en çok Çorum'un Osmancık ilçesini sevdi. Üniversite yıllarını Sivas Cumhuriyet Üniversitesinde Antropolojiyle geçirdi. Mezun olmasına rağmen hayatının yarısı Antropoloji, diğer yarısı da muhtelif amaçlar içindir. Edebiyatla münasebeti fazla eskiye gitmez (8-9 yıl). Masal Fanzin'de "Ölü Cenin" ismiyle yazmışlığı vardır. Yazmayı, okumayı, koşmayı ve bisiklete binmeyi sever.

ÖncekiGöğü Anlatmak İzafi Değildir
SonrakiOnlar