Öykü

Tuhaf Şey

Gece geç gelmiştim. Yine sözüm ona “sefahat” denen o anlamsızlıktan dönüyordum. Anahtar deliğini normalden kolay bulup kapıyı açtım. İçeri düşen apartman ışığındaki gölgeme bir süre baktıktan sonra, anahtarları vestiyere fırlatıp ayakkabılarımı çıkarmaya başladım. Işığı yakma gereği duymadan duvarlara dokunarak koltuğuma -ben ona tahtım diyorum- oturmayı başarabildim.

Sabah gözlerimi açtığımda tuhaf bir şeyin bana baktığını gördüm. Korkarak geriledim. Nasıl tarif etsem bilmiyorum, bir metre boylarında bir gözü mavi bir gözü yeşil, yuvarlak kafasının üzeri kıvırcık saçlarla kaplı, üstelik kepçe kulaklı! İşte böyle bir çocuk bana bakarken, belki de korktuğumu anladığından, “Günaydın!” dedi. Bunu derken, yüzünde oluşan gülümsemeyi muhafaza etmek için kendini sıkıyor gibiydi. Korkum meraka dönmüştü. Çocuğun gerçek olup olmadığını anlamak için saçlarına, yüzüne ve omuzlarına dokunmaya başladım.

Gerçekliğine kanaat getirince sordum: “Kimsin sen? Evimde ne arıyorsun?” çocuk koltuğun sağ kolçağına sırtı bana dönük kolları bağlanmış bir şekilde oturdu. Arkadan bakınca çocuğun daha gülünç bir hali olduğunu fark ettim. Özellikle sırtındaki kazak, dokusuyla ve rengiyle tam bir alamet-i farikaydı!

Çocuk, ben kazağını ve ensesini incelerken konuşmaya başladı, “Sen çok kötü birisin! Ayrıca hiç de misafirperver değilsin!” Şaşırarak sordum: “Ne? Ne zaman geldiğini bile bilmiyorum! Nasıl misafirperverlik gösterebilirim ki!” çocuk sessizce başını salladı. Bana dönerek yine yüzündeki o zorlama gülümsemeyle “Oyun oynayalım mı ne olur?”

Garip bir şekilde nereden geldiğini bilmediğim hatta tanımadığım bu çocuğa içim ısınmıştı. Hani ne istese yapacaktım!

“Tamam, olur. Ne oynayalım?”

“Saklambaç!”

“İki kişi mi?”

“Ne olmuş ki? Oynanır elbet, biz hep böyle oynarız.” Bir an duraksadım; “Siz kimsiniz?” çocuk birden koltuktan atlayıp karşıma dikilerek; “Sen bizi tanımıyor musun?”

“Hayır. Tanımıyorum.”

Çocukla şimdi biraz düşmancaydık. İçimden bir ses çocuğu korkutarak konuşturmak gerektiğini söylüyordu. Ama gariptir çocuğa karşı hissettiğim yakınlık buna mani oluyordu.

Elimi çocuğun kıvırcık saçlarında gezdirirken acıktığımı hissetmem çocuğun da aç olabileceğini aklıma getirdi. Hem bu sayede kısa süreli gerginliği üzerimden atarak belki de “biz” ‘in anlamını öğrenebilirdim.

Saçlarını okşamam çocuğu biraz yumuşatmışa benziyordu. Saçlarındaki elimi yanağına indirip makas alırken sordum: “Aç mısın, kahvaltı edelim mi?”

“Hayır, teşekkür ederim, tokum.”

Merak ettiğim o kadar şeye rağmen o anlık baskın olan çocuğun nerede ve ne zaman yemek yediğiydi.

“Nerede? Ne zaman?”

Çocuk hınzırca gülümseyip; “Senin mutfağında şapşal! Başka nerede olacak ki! Yalnız bulaşıkları sen yıkarsın!”

Bulaşığın başıma yıkılması önemli değildi, tek yaşadığım için alışıktım.

Çocuktan öğrenmem gereken çok şey vardı. Öncelikle burada ne işi vardı, nasıl gelmişti ve daha da garibi biz kimdik? Bunları düşünürken elime cebime atıp içinde tek dal sigara kalan buruşuk sigara paketini çıkardım. Dün gece yaşananlardan dolayı ezilmiş olan paketle sigarayı ayırmaya çalışırken, çocuk çevik bir hareketle paketi elimden kapıp bükmeye başladı. Mani olmak istediysem de benden hızlı davranmıştı. Büktüğü paketi kenara fırlatarak ciddi bir üslupla konuşmaya başladı “Bak arkadaşım sigara sağlığa zararlıdır demeyeceğim. Ama yanımda içmeni istemiyorum! Yoksa bana ne senin kanserinden.” Çocuğun bu ciddi hali bana tuhaf gelmişti. Müstehzi bir şekilde “Yaa bak sen!” dedim.

Çocuk parmağını bana doğru sallayarak; “Bana baksana sen! Benimle dalga geçemezsin!” Çocuk giderek daha da garip bir hal almaya başlamıştı. Müstehzi ifademi koruyarak bir kez daha sordum; “Bak, bak, bak nedenmiş o?”

“Çünkü ben üst düzey bir devlet görevlisiyim! Bakma böyle çocuk gibi durduğuma çabuk olgunlaştım!”

Daha da meraklanarak sordum: “Çocuk sen kimsin, necisin? Burada ne işin var? Hem sen benle dalga mı geçiyorsun?”

Çocuk elini alnına vurdu. Vurduğu eliyle saçlarını karıştırarak “Öncelikle kim olduğumu demin söyledim. Buraya nasıl geldiğimi merak ediyorsan hiç kusura bakma söyleyemem!”

“Neden?”

“Görev icabı!”

Biraz durdum, çocuğa baktım ve düşünmeye başladım. Sonra birden aklıma geleni sordum; “Şaka mı yaptınız bana?” Çocuk başını ümitsiz bir vakayla karşılaşmış doktor edasıyla sallayarak; “Bana senden ayrıntılı olarak bahsetmişlerdi ama bu kadar aptal olduğundan kimse bahsetmemişti!” Hiddetlenerek çocuğun yakasına yapıştım. Yüzünü yüzüme yaklaştırarak; “Bana bak çocuk büyüklerinle böyle konuşamamalısın bu bir! Biz kimiz, siz kimsiniz ve burada neler oluyor tek tek anlatacaksın bu da iki!”

Çocuk kurtulmak için bir çaba sarf etmiyordu, öylece kaşlarını çatmış farklı renkteki gözlerini gözlerime dikmişti. Bir an gözlerini kaçırdı, yakasındaki ellerimi okşar gibi tutarak; “Tamam, bırak beni. Gidiyorum.” dedi. Onu üzmüş olmalıydım. Yoktan yere bir vicdan azabı isteyebileceğim en son şeydi! Hem nereden geldiğini bilmediğim, tanımadığım bir çocuğa kötü davranmak ne kadar adildi? Belki de kimsesiz zavallının biriydi. Eve nasıl girdiğinin ne önemi vardı! Ben nasıl girdiğimi biliyor muydum sanki! Çocuk birden döndü ve kapıya doğru yürümeye başladı. Kalkıp hızlı adımlarla çocuğun önüne geçtim.

“Bak, özür dilerim. Bir daha sana kötü davranmayacağım söz! Gitme ne olur!”

Çocuk kollarını göğsünde kavuşturmuş bir halde başını kaldırarak sordu: “Neden gitmeyecekmişim? Ne yapacağız ki daha?”

“Kahvaltı yaparız, saklambaç oynarız hem sonra ne istersen…” Son söylediklerim çocuğu biraz yumuşatmış gibiydi.

“Tamam, ama bir şartla!”

“Nedir?”

“Sana bir soru soracağım; bilirsen kalırım, aksi olursa çıkar giderim.”

Bu iş, gerçekten can sıkıcı olmaya başlamıştı. Giderse giderdi! Ama kovarsam ya da gitmesine müsaade edersem, bu çocuğun aptal sorusundan korkmuş olacaktım. Hem sonra ya gider bir yerde anlatırsa! Sakin olmaya çalışarak; “Sor bakalım, bekliyorum!” Çocuk gülümseyerek sordu:

“Biz kimiz?”

Birden yine öfkelendim.

“Çocuk sen benle dalga geçiyorsun anlaşılan! ‘Biz’ diye bir şey yok! Olmayacak da! Defol evimden, defol!”

Çocuk öfkeyle beni kenara itip kapıyı sertçe açtı, adımını dışarı attı ve dönüp;

“Bunu sana pahalıya ödeteceğim, pişman olacaksın!” diye bağırdıktan sonra kapıyı çarptı. Çocuğun bu boş tehdidine karşılık bir küfür savurdum.

Evin içinde dolanmaya başladım, bu anlamsız bir şaka olmalıydı. Gece birlikte olduğum arkadaşlarımı tek tek aradım. Kimsenin böyle bir şeyden haberi yoktu. Telefonu kenara koyduktan sonra koltuğumdan kalkıp sigara almak üzere tam dışarı çıkacaktım ki, kapının sertçe vurulmasıyla geriledim… Daha tuhaf bir şeyle karşılaşmamak için ihtiyatlıca sordum: “Kim o?” Kapının diğer yanından tek ve sert bir ses geldi.

“Kapıyı açıp, içeri almak zorunda olduğun kişi!”

“Anlamadım, hem neden zorundaymışım?”

“Seni besleyen ve barındıran yasalar bunu istiyorsa zorundasındır!” Kapıyı açtım. Karşımda itfaiyeciye benzer kılıkta, belinde uzun bir sopa bağlı olan kahverengi giyimli uzunca boylu bir adam vardı. Kılığını garipsediğim bu adamın ayaklarına baktığımda daha da ilginç bir durumla karşılaştım: Adam yalın ayaktı! Esmer yüzünün ortasındaki kocaman burnu ve altından uzanan ince bıyıklarıyla deminki çocuktan daha tuhaf bir görünüme sahipti.

Sormasam olmazdı,

“Siz de kimsiniz?”

“Bizden geliyorum, cezalandırılman gerekiyormuş!”

“Nasıl yani, ne yaptım ki?”

“Müfettişimize hakaret etmişsin.”

“Yani?”

“Cezan basit. Burada hemen tatbik edeceğim.”

Adamın uzunca boyu ve belindeki sopası beni geriletmişti. Tam kapıyı kapatacaktım ki çıplak ayağını araya koydu. Korkuyla kapıyı bastırınca adam acıyla bağırdı; “Ahhhhhhhhhh!!!! Müfettişe hakaret ve vazife başındaki memura zarar vermek! Senin işin bitti!” Adamın feryadını duyunca korkudan kapıyı bıraktım. Mutfağa koşup hemen bir bıçak aldım. Üstüme gelen bu acayip kılıklı adama “Uzak dur bak! Fena olur sonra!” diye bağırdım.

Adam küçümser bir edayla bakıp başıyla mutfak tezgâhındaki bulaşık yığınını gösterdi. “Sen önce bunları hallet!” dedikten sonra üzerime doğru gelmeye başladı. Bıçağı kullanacak cesaretim olmadığını anlamış gibi yaklaşarak çevik bir hamleyle bıçağı elimden alıp sağ yanağıma sert bir tokat patlattı.

“Bu müfettişe hakaret ettiğin için!” akabinde sol yanağıma da aynı sertlikte bir tokat indirdikten sonra “Bu da canımı yaktığın için!” diyerek ‘nedenlerini’ belirtti. Yanaklarım kıpkırmızıydı! Bir an adamın üzerine yürüdüm. Ancak adamın “höt!” demesiyle geri adım attım.

Adam kapıya yöneldi, kapıyı yavaşça açtı bir adımını dışarı atmış tam çıkacakken birden döndü ve ince bıyıklarının altından gülümseyerek “Bulaşıkları yıka, ardından güzel bir kahvaltı et, sigaran da benden!” cebinden çıkardığı sigara paketini önüme fırlatarak devam etti, “Çocuklara da iyi davran bundan sonra. Haydi sağlıcakla!”

Öylece bakakaldım. Vakit, öğleden sonrayı bulmuştu. İyiden iyiye artan açlığımı dindirmeliydim. Önce bulaşıkları yıkadım. Bakkala inip iki ekmek, bir paket de sigara aldım. Soran olmadığından bir şey demedim. Cezalandırıcının verdiği pakete dokunmadım. Hatıra olarak saklıyorum. Sonraki günler de farklı bir şey olmadı. O gün, tam olarak ne olduğunu hiçbir zaman anlayamadım.

             

Doğuhan Dağ

1986 yılının 9 Ocağında Sivas'ın Kangal ilçesinde doğdu. Aslen Kırşehir Akçakent'lidir. Çocukluğu muhtelif yerleşkelerde geçti, bu sebepten kendini bir yere ait hissedemedi. Ama en çok Çorum'un Osmancık ilçesini sevdi. Üniversite yıllarını Sivas Cumhuriyet Üniversitesinde Antropolojiyle geçirdi. Mezun olmasına rağmen hayatının yarısı Antropoloji, diğer yarısı da muhtelif amaçlar içindir. Edebiyatla münasebeti fazla eskiye gitmez (8-9 yıl). Masal Fanzin'de "Ölü Cenin" ismiyle yazmışlığı vardır. Yazmayı, okumayı, koşmayı ve bisiklete binmeyi sever.

ÖncekiBünyamin K. ile Şiir ve Sanat Üzerine
SonrakiWanderlust