Pençe İzi

Site – I

Site deyince aklımıza ilk olarak Roma, sonra da etrafı duvar ve tel örgülerle çevrili alan gelir. Roma’dan biraz daha geriye bakınca Mısır’da da Firavunların kurduğu bir site şehir anlayışı var. Aristo ile sınırları, sosyal yaşam biçimi, hukuksal düzeni, devlet anlayışı tam olarak temellendirilmiş olan site kavramı; sonraki yıllarda Batı -Avrupa içerisinde geliştirilerek günümüze kadar ulaşmış ve bütün dünyada genel kabul görerek bütün dünyayı sarmış bir devlet-toplum yaşam biçimine dönüşmüştür. Peki, nedir bu kavramın kelime anlamı? Ya da daha doğrusu site ne iş yapar, hayatımızdaki işlevi nedir?

Site anlam olarak dilimizde ‘şehir’, ‘kent’ kavramlarını ifade eder. Bir sitede yaşıyorsanız, bir devlet içinde var olan yoğun insan topluluğunun olduğu yerde yaşıyorsunuz demektir. Yani bu alan içinde bir şey alıp satabileceğiniz pazarlar, canınızın ve malınızın güvenliği için askerler, aşırı geniş bir alana yayılan insanlar tarafından yapılan konutlar vardır. Bu alanda yaşayan insanlar çoğunluk olarak bir ırk üzerinde var olan insanlardır. Bu toplumun sosyal yapısı içerisinde kendine has din, sanat ve kültür anlayışında sentezlenmiş bir medeniyet algısı vardır. Site devleti özet olarak aslında şehir devletini ihtiva eder. Bu devlet de, site dediğimiz en büyük kentin merkezi yönetimdir.

Bu merkezi yönetim içerisinde diğer küçük kentler, köyler ve kasabalar vardır. Şehirlerin fazla olması site devletinde, site devletini ulus devleti olmaya doğru götürür. Roma sitesinin kuruluşundan sonraki dönemlerinde Roma’nın, doğusunda Suriye sınırlarına kadar uzanması Roma devletinin ulus devleti olduğunun bir göstergesi olmuştur. Site yönetimlerinde siyasi sistem oldukça kaygandır. On beş yirmi yılda bir siyasi sistem değişir. Demokrasi, aristokrasi, oligarşi gibi sistemler sürekli yer değiştirir. Bu siyasi sistem değişikliği sürekli değişim içerisinde bulunsada özellikle iktisadi sistem ve hukuksal sistem de neredeyse değişme hiç görülmez. İ.S. 1000’li yıldan sonra da siyasal sistemdeki kayganlık azalmaya başlar. Artık yüz yılı bulan sabitleştirilmiş siyasi sistemler görülmeye başlanır. Site yönetiminden öncesinde ise dünyanın her yerinde kabileler, kabileden küçük gruplar ve hatta yalnız başına mağaralarda yaşayan insanlar vardı. Yaşam yerleri ovalar, yaylalardan ziyade dağ zirveleri tercih ediliyordu. Aslında site yönetim ve yaşamı, insanların ovalara inmesiyle başladığı söylenebilir.

Anadolu coğrafyasında yeni yeni dağlardan inildiği sanılan Hititlerin hızlı bir şekilde tam site yaşam biçimine geçememesi; uzun yıllardır güçlü bir site varlığı sürdüren Firavunların saldırıları sonucu öldürülmüş ve hatta köle olarak Mısıra kadar götürülmelerine neden olmuştur. hititHititlerin Anadolu’da yaşadıkları dönem dünyadaki diğer toplumlara göre sanat anlamında en yüksek olduğu söylenir. Naif, kırılgan, duygusal bir toplum olduğu düşünülmekte Hititler; tarihçiler tarafından. Firavunlar ise astronomi ve mühendislikte çok fazla ilerlemiştir. Firavunlar askeri yapıda ilerlemiş ve yönetici kabiliyeti olan bir topluluktur. Hititlerin köle olarak Mısır’da beş asrı geçen bir süre yaşadığı sanılmakta. Sonrasında Hz. Musa ile başlayan bir kaçış ve kurtuluş anlatılır. Bundan sonraki hikâyelerde çok ilginç noktalar var. Bunların en ilginci Hazreti Musa’nın kırk yıl boyunca kavmini çöllerde gezdirmesi. Kavminin yalvarmaya varan ricalarına rağmen bir türlü yerleşik hayata geçmeyi kabul etmeyen Hz. Musa göçebelikten kavmine ne ummaktadır acaba? Artık Yahudi kavmi olan Hititler verimli toprakların olduğu bağlardan bahçelerden geçiyor ama durup o bağların bahçelerinden verimlenemeden göç ediyor. Bu göç esnasında develerin, katırların sırtlarında yerleşik hayata geçtiklerinde site hayatına hızlı bir geçiş sağlayabilmek için gerekli araç gereç teçhizatını yanların da taşıyorlar. Ne yazık ki bir türlü yerleşik hayata geçemiyorlar. Ben bu göç durumunu şöyle yorumluyorum. Hz Musa köle kültürünü benimsemiş olan Yahudilerden bu kültürü söküp atabilmek için yeni bir nesle ihtiyaç duymaktadır. Kurulacak olan siteyi Mısır’dan çıkarılan bir kavimden kurmanın yanlış olduğunun farkındadır. Çünkü site kurulsa bile; köleliğin, ezilmişliğin getirdiği ani korku nedeniyle siteye yapılacak olan bir saldırıda cesaret gösterip güçlü bir savunma yapmaksızın kavminin teslim olacağının farkındadır. Bu yüzden kurulacak olan site, bu kavmin çocuklarından ve hatta torunlarından kurulmalıdır anlayışına sahiptir Hz. Musa. Ayrıca yerleşik hayata gitmekle birlikte geleneksel kültür yükselişe geçer. Kölelikse bir kültürdür Yahudilerde. Göçebelikte ise sürekli görülen yeni yerler nedeniyle sürekli bir etkileşim halinde bulunma olunacak ve tam olarak geleneksel kültürün oluşmasına engel olunmuş olunacaktır. Sürekli geziyor olmanın getirdiği yeni bilgiler daha yüksek bir kültürün oluşmasına neden oluşturur. Hz. Musa artık dayananamaktadır kavminin ısrarlarına. Yerleşik hayata geçmeyi kabul eder. Ama önce kavminden ayrılıp yüksek bir dağın tepesin de kırk gün inzivaya çekilmek istediğini söyler. Kavmi mutludur artık, çünkü göçün getirdiği ağır şartları yaşamayacaktır. Hz. Musa’nın inzivaya çekilmesi ile birlikte kavim; şenlik, panayır yapmaya başlar. Bu durum da ilginçtir bence. Çünkü liderini örnek alıp biz de seninle birlikte inzivaya çekilmek istiyoruz demesi gereken kavim bunu yapmaz. Hem kesin bir lider olarak istenen bir lider var hem de o liderle kendini öznelleştirmeyen, tamamen farklı karakterde bir toplum. Ve Hz. Musa dağdan gelir sitelerini nerede kuracaklarını söyleyecektir. Coşku, sevinç ile kararı bekleyen kavim tam bir hayal kırıklığına uğramaktadır Hz. Musa’nın sözleriyle. Hz. Musa bir yer, bölge tarif eder. O bölgede yaşayan kralın kendi halkına çok ağır zulümler ettiğini, o halkın acı ile kıvrandığından, o halkın kralla savaşmak istediğinden ama o halkın yeterli savaş gücünün olmamasından bahseder Hz. Musa… ‘Gidip o kralla savaşıp o halkın da tıpkı bizim gibi kurtulmasına vesile olmalıyız ve o halkla birlikte o bölgeyi kendimize yurt edinmeliyiz,’ der Hazreti Musa… Hz. Musa’nın bu söylemi tarihteki ilk halkçılık söylemi olarak yorumlanır kimi tarihçiler tarafından. Kavim burada Hz. Musa’yı aşağılamaya, Hz. Musa’nın liderlik vasıflarını zayıflatmaya başlar. Liderlerine git sen ve tanrın savaşsın derler. Ve Yahudiler bu göçebelik hayatını İ.S. 1948’e kadar devam ettirerek en uzun süre göç eden toplum olur.

Belki de siteler içerisinde en eskisi Çin medeniyetidir. Çin çok güçlü Şanghay merkezli bir site kurar. Şanghay’a bağlı aşırı bir şehir topluluğu vardır. Bu da Çin’deki ulusalcılığın Roma’dan daha gelişmiş olduğunu göstermektedir bize. Çin medeniyeti siyaset, tarih, felsefe, mühendislik, tıp gibi bütün bilimsel ve sosyal alanlarda gelişme göstermiştir. İlk olarak yazının en çok gelişme gösterdiği yer Çin olmuştur. Çok büyük bir güce kavuşan Çin sitesi sürekli olarak komşu ülkelere sefer yapmaktadır. Bu seferler bazen o kadar uzak bölgelere kadar yayılır ki Çin ordusu bazen Anadolu’nun kıyılarında, Suriye, Mısır sınırlarında görülür. Roma’daki siyasi düzensizlik gibi bir düzensizlik ilk başlarda Çin’de yok gibidir. Çin uzun süre oligarşik bir sistem üzerinde siyasi istikrar gösterir. Roma’da pek görülmeyen başka devletlerin iç siyasetine müdahale Çin’de karşımıza çıkıyor. Çin saldıracağı sitelere öncesinde o sitelerin iç siyasetine karışarak o sitenin siyasi istikrarını bozarak siyasi kargaşalık çıkarır. Bu kargaşalık döneminde başlayan taht kavgaları topluma yayılarak iç savaşın çıkmasına neden olur. İşte bu iç savaş tam bitmeye durduğu sırada Çin harekete geçer, zayıflamış olan bu siteye saldırarak kolaylıkla kendi yönetimi altına alır.

Çin toplumuna komşu sayılacak Türkler ise azımsanmayacak nüfusa sahiptir tarihte ilk karşımıza çıktığında. Türkler Çin sitesinin dışındaki Asya Kıta’sının neredeyse tamamına yayılmış bir halde yaşamaktadır. Bu yaşayış site yaşayışı değildir. Binleri bulan küçük kabileler halinde dağınık çadırlarda yaşamaktadır Türkler. Türklerde tam yazılı edebiyat yok gibidir. Sözlü kültürleri çok zengin bir gelişmişliktedir. Töre denilen geleneklerine sıkı sıkıya bağlıdır. Çin ile savaşana dek tam bir savaşçılık özellikleri de yok gibidir. cin-tapinakÇin’in sürekli dağınık kabileler halinde bulunan Türklere yağma amaçlı saldırmasına Türklerden tam bir karşı koyma uzun bir süre görülmüyor. Bu sürenin yedi asrı aşan bir süre olduğu söylenmektedir. Törelerine katı bir şekilde bağlı olan Türkler Çinliler tarafından asimile edilmez bir türlü. Törede köleliktense ölmek daha iyi denilmektedir. Bu yüzden yağmadan sonra köle olarak Çin’e götürülen Türkler ya gittikleri yerde intihar etmişlerdir ya da kaçıp yurtlarına geri dönmüşlerdir. Artan Çin saldırıları ile öncesinde alçak düzlüklerde yaşayan Türkler yavaş yavaş dağlara çekilmeye başlar. Bu dağlara çekilişte Çinlileri tam olarak durduramamıştır. Her kabileye ayrı ayrı saldırı olmasına rağmen kabileler birbirleriyle tam anlamıyla yardımlaşmamaktadır. Ta ki dağlarda da saldırıya da uğrayana dek bu durum böyle devam eder. Türkler dağlarda ikili üçlü kabileler halinde birleşmeye başlar ilkin. Sonrasında bütün kabileler birleşir. Bütün kabileler birleşmiş olsa da henüz hâlâ tam olarak site sistemine geçtikleri söylenemez. Çünkü birleşme gizli tutulmakta özellikle Şanghay hanedanlığından saklanmaktadır. Bu birleşme iktisadi, siyasi durumdan öte askeri alandadır. Bütün kabilelerden katılımla oluşan bir ordu kurulur. Bu ordunun varlığı gizlenir. Oluşturulan ordu uzun bir süre eğitime tabi tutularak savaşa hazır duruma getirirlir. İlk defa Şanghay hanedanlığına Türkler tarafından savaş elçisi gönderilir. Bu durumu komik bulan Şanghay hanedanlığı bir ordu yola çıkarır. Yola çıkan bu ordunun savaş alanına danslarla, müzikle eğlence halinde gittiği anlatılır. Bir festival halinde savaş alanına yürüyen Çin ordusunda yolda Türklerin kesin yenileceği anlayışı vardır. Bir eğlence gibi gözüken bu savaşa katılmak için Çin sitesi içerisin de her şehirden katılımlar olmaktadır. Savaş alanına varıldığında Türk ordusu ile Çin ordusu arasın da asker sayısı olarak çok büyük fark vardır. Çin ordusu Türklerin ordusuna göre üç dört kat daha büyüktür. Silah ve teçhizat bakımından da oldukça üstündür Çin ordusu. Ve bu kadar kalabalık bir Çin ordusu beklemeyen Türkler kendi ordusu başın da kumandan olarak bulunan Metehan‘a ne yapmayı düşünüyorsun diye sorarlar. Metehan’ın verdiği cevap ise çağlar sonra bile eskimeyecektir: “Bu kadar Çinliyi nereye gömeceğimi düşünüyorum.’’ Ve Metehan’ın dediği gibi büyük bir Çin kıyımı olur. Kaybeden Çin ordusu Türk ordusu tarafından Çin’in en içlerine kadar takip edilir. Bu takiple tekrarlanan yeni çatışmalarla Çin ordusunun kalıntılarının neredeyse tamamı yok edilerek zafer kesinlik kazanır. Şanghay hanedanlığı büyük bir şok yaşar. Çünkü tarihlerinde hiç yenilgileri olmayan ordularının böylesi kabileler halinde yaşayan bir ırktan ilk yenilgilerini almaları akıllarına hiç getirmedikleri bir sonuçtur. Suçu hanedanlık kendi içinde bir birine atar. Bu suçlamalar hanedanlık içinde taht kavgasına dönüşür. Bundan sonra uzun bir süre Çin’in içinde taht kavgaları yaşanılan bir dönem olur. Türklerse bu dönemde kabile yaşamlarını devam ettirmişlerdir. Zaferden sonra liderlik kavgası Türklerde de başlar. Sonunda Çin’in içinde taht kavgaları son bulur. Tekrar siyasi istikrarı yakalayan Çin ilk olarak Çin Seddi’ni yaptırır. Ve tarihlerinden yenilgilerini silmek için var olan bütün kütüphanelerini, kitaplarını, yazılmış tek bir harfin bulunduğu kâğıdı dahi yakarlar. Ve Türkler içinde siyasi çekişmelerin artması için zemin hazırlarlar. Tekrar Çin, egemenliğini Türklere göstermeye başlar. Bazen kabileler bölerek bazen ani baskınlarla Türk toplumunu Asya’da yıpratmaya başlarlar. Site dönüşümü geçiremeyen Türkler göç etmeye başlar. Önce Batı – Doğu bütün Avrupa’da; sonra ise Anadolu ve Anadolu’nun etrafında yerleşik hayata geçen Türkler asırlardır yapmadığı siteleri art arda kurmaya başlar. Bir anlamda bu göç, Yahudilerin göçebeliğini saymazsak, son kavimler göçüdür.

(Devam edecek…)

             

Mızrap Güleç

1991 Bayburt doğumlu, İstanbul’da büyüdü. 10 seneden fazla bir süredir şiirle uğraşmakta. Lise öğrenimi sırasında Alıç isimli ilk edebiyat fanzinini çıkardı. Aynı zamanda Hilkat isimli fanzin’in kurucu kadrosu ve yazarları arasında bulundu. 2010 yılından itibaren Sivas’ta geniş yazar ve şair kadrosuna sahip Masal Fanzin’i çıkardı. Masal Fanzin, 6 yıl boyunca çıkmış olan ve hala da çıkmakta olan uzun soluklu bir fanzin. Sivas’ta bazı genç dergi ve fanzinlerin çıkmasına öncülük etmiştir. Lise yıllarında 4 yıl boyunca bilfiil sürekli olarak Sezai Karakoç’un yanına gitmiş, yine daha sonra da uzun yıllar Sezai Karakoç’un yanında bulunmaya devam etmiştir. Lise yıllarında Ramazan aylarında Sezai Karakoç ile beraber yaptığı iftarlar ile ilgili olarak hayatında yediği en güzel meyvenin Sezai Karakoç’tan dinlediği sohbetler olduğunu belirtmekte…

ÖncekiUyuyan Güzel
SonrakiJurnal | Abdulbaki Yavuz