Poetika

Şiirde “Ben”in Amansız Yürüyüşü

“Arkeologlar, Mısır firavunlarının mezarlarında buldukları 3000 yıllık balın tadına bakmış ve hâlâ yenilebilir olduğunu görmüştür” (1)

En uzun karanlıklar. Suya batıp çıkan böcekler. Toprağa bulanan gömlekler. Taşla ve ağaçla yükselen insan usu. Kralların, köpeklerin gölgeleri. Tüten çubuk. Yanan şaman. Örgü örgü kadın saçı. İşlenmiş taşlar, mücevherler. Güneşe nazar eden peygamberler. Yıpranmış yanmış kağıtlarla, çürümüş omuzlarla taşınan yük: bilgi. Ve bütün bunların içinden ama kıyısından söyleyen, kendine saplanan: şair.

Bunca metal ve ışıkla budaklanarak önüne gelenin dışında ona medeniyet olarak bir ağaç ve bir gök yeter. Ve illa ki teninden ayıramadığı, Tanrı’dan ona hediye edilmiş gülümseme olarak, söylerken dilinde koyulmuş bir tiryak olarak: kendi.

En ilkel olandan, en kadim ve sürekli olandan almak istiyorum her zaman. Şiirin zamanı inkar eden bir varlık, tek ve bütüncül bir şey, şairin tek bir kişi olduğuna dair hurafeye kapıldım gittim. Akımlara ve modalara fazla inanmıyorum. Bilgisayarı eskimiş bir put sanmaya başladım.

Talat Sait Halman’ın Eski Mısır Şiirinden seçkisine yine göz attığımda düşüncelerim pekişiyor. Şiirde “ben de ben” demenin modern bir tımbırtı olmadığının farkındaydım. Şairin hep aynı işçi, hep aynı fırlama olduğuna inancım tamdı. Peki şiirde bir ben(2) olarak varolan şairin anlamı nedir? Kimdir sözlerin içinden efelenen o garip kimse. O acayip, o tutkulu geveze. Şimdi yavaş yavaş duyumsamaya başlayalım. Eski Mısır şiirinden bir parça:

“Irmak boyunca kürekçilerin yalpasına uymuşum
Memfise gidiyorum, omzumda bir torba çalı ve saz
Memfise, “İki Ülkenin Varlığı”na gidiyorum
Koca Tanrı Ta’ya diyeceğim ki:
“Gerçekler Tanrısı, bu gece sevgilimle yatır beni” (3)

Bu şiiri henüz yazılmış kadar taze kılan öz, biraz da içindeki ben diyen haytanın şu anda da dünya karşısında ben diyerek duyumsadığımız şeye ve bunu dillendirmeyi göze almış şair kimsesine denk düşmesidir. Kitaba alınmış diğer şiirlerde de bunu açıkça hissediyoruz. Bu şiirde Tanrıyla ahbaplık eden, şakalaşan ben, başka bir şiirde ise, aslında her anın içinde ben diyen ve varlığın bütün damarları, bütün püskülleri içinde ben diyen Tanrıyı da kapsamak, etini onunla doldurmak isteyen bene dönüştüğünü görüyoruz:

“Dün, Bugün, Yarın hepsi Ben’im
Tanrıları yaratan, kutluları besleyen
Gizli kutsal Ruh.

Tan ağarırken çiçek açmışım ağaçlar gibi,
Varlığım bütün erkeklerde, bütün kadınlarda
Ve ruhum Tanrıdır” (4)

Aslında benin zorunluluğu aşikardır. Ben (özne) olmadan anlam oluşması mümkün değildir. Ben kaldırıldığı zaman diğer her şey havada asılı dallar, budaklar gibi kalır. Ben bir gövde olarak vücut bulup doğrulduğunda o dallara raptolur ve meyvalara dek uzanır. Şiir bir damıtılmış bilinç, bir konsantre algı olarak diğer bütün insanlara da yetecek olan bu ben pozisyonunu işaretler; insanlara konuşurken, sözle uğraşırken nasıl da mayınlı bir arazide dolaştıklarını hatırlatır. Şiirde beni ele alırken destanlara, epik anlatılara hiç değinmiyorum. Çünkü onlar zaten benin oldukça hareketli, canlı bir yürüyüşünü örnekliyor. Bunun yerine şiir türünün en karakteristik biçimi olan, en eskiden bu yana genelde tek sayfalık bir alana yerleşen, daha şifahi, daha müzikal, daha deneysel ve dolayısıyla daha öz olan “şiir”e bakıyor, onu diğer biçimlere göre okuyucuya ve şaire daha yakın hissetmemizden dolayı parmak bastığımız konunun daha iyi tebarüz edeceğini düşünüyorum.

Dilde zaman karşısında en sağlam yapılar fiillerdir. Dilin yozlaştığını, değiştiğini söyleyenler genelde hep adlardan (nesne, insan, olgu vb.) yola çıkarlar. Türkçenin Divan döneminde Arapça, Farsça istilasıyla bozulduğunu iddia ederler, ama büyük kısmı bu iki dilden girmiş sözcüklerle, terkiplerle bezeli bir gazelin dize sonlarındaki “ettim”, “kıldım”, “söyledim”(5) gibi Türkçe fiillerin şiirin diğer bütün kısmını da omuzladığını, ben anlamında Türkçeleştirdiğini akla getirmezler. Şimdi ise “start almak” gibi terimlerin dilimize girmesinden veryansın ediyorlar. Oysa orada esas olan “almak”tır. Yani ki insanın, benin pek değişmediğini görmek için dile bakmak yeterli. Yukarıda eski Mısır şairlerinin Tanrı karşısındaki durumlarını dillendirdikleri şiirlerle 19. Yüzyıl Fransız şairlerinden Jules Laforgue’nin

“Ölüm gelinceye dek, vakit öldürmek için
İçerim, Tanrıların huzurunda cigara” (6)

demesi arasında pek de fark yoktur. Bu şiirlerdeki benin birbirine ne kadar benzediğini görüyoruz.
Şiirde ben; insan olma, anlamları tutan bir anlam olma bilincinin ifadesi olmasının yanında bir sonsuzluğa oynama “artist”liğinin de göstergesidir. İnsanların en büyük mirası, en kalıcı hazinesi olan dille oynamayı seven şair, oradan kendine bazı incik boncuklar takıp takıştırır. Ve onları, zamanı çürütmek ama kendisi hala ışıldamak üzere, güvenli sandıklara (sayfalara) saklar. Sonsuzluğa oynama düşüncesi bir anda şair garibanını kudretli bir kişiye dönüştürür. Bir de klasik şiirlerdeki bene göz atalım:

“Zamanla savaşırım senin sevgin uğruna
O seni kemirse de ben can veririm sana” (7)

demiş 15. sonesinde Shakespeare. Hem şairin ben algısı, hem de benin sonsuzluğa yürüyüşüne iyi bir örnek. Ama burada ben, kendisiyle birlikte sevgilisini de yanında götürmek istiyor. Şairin bu konuda kontenjanı fazladır. Bütün tanıdıklarını, hatta düşmanlarını bile alabilir yanına. Ama kimi alırsa alsın, her zaman ön koltukta şair gider. Şairin bu konuda bir saplantısının olduğunu bilmeliyiz. Klasik şiirimizdeki “rakip” kavramı bunu çok iyi anlatır. Nesnel bakarsak duruma: bir kızı (sevgili) iki kişi sevebilir. Diğer kişi şairden daha ehven bir eş olsa da, kusura bakmasın, zılgıtı o yiyecektir:

“İt gibi öldürmez isen ger rakib-i kafiri
Dime hiç Hayreti alem de ben de gaziyem”

İşte ön koltukta şair, tekerin altında da rakip. Ama burada tabi ki espri yapıyorum. Çünkü şair beni aynı zamanda diğer insanların da, hatta gerçek hayattaki rakibin de benidir. Yani “Ben bir başkasıdır” ama başkası da aynı zaman da bendir. Şairin bir ben olarak divana kurulduğu klasik şiirimizde bunu çok iyi gözlemleriz. Öyle ki şair herkesin yerine, hatta hükümdarın bile yerine ben demeyi göze almış, buna ehliyetli görülmüş kişidir. Ve Hatta bir anlamda hükümdardan bile kudretlidir. Şimdi biri diğerine nazireli iki beyitle örnekleyelim bunu:

“Derdim nice bir sinede pinhan iderim ben
Bir ah ile bu alemi viran iderim ben” (Nefi)

“Her gah ki yad-ı ruh-ı canan iderim ben
Künc-i gamı bir demde gülistan iderim ben” (Neşati)

İşte her ikisi de gazelin matla (giriş) beyiti olan bu iki şiir parçasına bakarak dünyayı cennete de cehenneme de çevirebilecek şekilde vaziyet almış bir benin varlığını görüyoruz. Türk modern şiirine de baktığımızda durum böyledir. Orhan Veli, Cahit Sıtkı Tarancı, Attila İlhan ve diğerleri… Hepsi aynı ben şarkısını farklı tınılarla söylemişler. Şiirlerinde benin oldukça merkeze alındığı İsmet Özel’in de bir şiirinin başlığı olduğu üzere, şair hep “Aynı Adam”dır. Bütün bu konuştuklarımızın en güzel örneklerinden biriyle, amansız bir benin şiiri olan Necip Fazıl şiirinin şu seçkin parçasıyla bitirelim:

“Ya bin yıl, ya bin asır sonra o gün gelecek.
Koklarken küllerimi mezarımda bir böcek,
O kadar yanacak ki, bir yüksüklük toprağım,
Yerden bir damar gibi kopup fışkıracağım!
Ve birden bakacağım, her tarafım bitişmiş,
Başım toprak altında bir mâden gibi pişmiş.” (8)

 


*Bu yazı daha önce Esrar Dergisi’nin 2011, 7. sayısında yayınlanmıştır.

Referanslar:

(1) John Lloyd-John Mitchinson, Cahillikler Kitabı-2, s. 17, Ntv Yay.
(2) Yazıdaki bütün “ben” sözcükleri tırnak içindedir. Gözü yormaması adına koymuyorum.
(3) Talat Sait Halman, Eski Mısırdan Şiirler, s. 109, Yapı Kredi Yay.
(4) a.g.e. s. 73.
(5) Düz cümleyi düşünerek rastgele örnekler olarak yazıyorum.
(6) İlhan Berk, Fransız Şiir Antolojisi, “Cigara” şiiri (çev. Orhan Veli), Türkiye İş Bankası Yay.
(7) William Shakespeare, Soneler, çev. Talat Sait Halman, Türkiye İş Bankası Yay.
(8) Necip Fazıl Kısakürek, Çile, Büyük Doğu Yay.

 

             

Veysel Karani Tur

1988’de Sivas’ta doğdu. Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdi. Şu an Almanya’da yüksek öğrenimine devam ediyor. Şiirleri ve şiir üzerine yazıları Esrar başta olmak üzere; Dergâh, Hece, Karabatak, Mühür, Melâmet gibi dergilerde yayımlandı. Zihni Kara mahlasıyla, ilk sayılarından beri Masal fanzinde yer almakta.

ÖncekiHayaller Hayatlar
Sonraki'Heba' - Hasan Ali Toptaş