Söyleşi

Öykü Gazetesi’nin Birinci Yılında Faruk Duman’la Söyleşi

“Dünyada öykü yazan bir biz kaldık neredeyse… Bu bizim toplumumuzun ayrıcalığı, herkesin sevinmesi gerekir.”

Edebiyatın en gösterişli kapaklara, resim dolu sayfalara, afili başlıklara, kısa basit aforizmalara indirgendiği bir dönemde, Öykü Gazetesi’nin; yalın, gösterişsiz, hatta bir iki çizim dışında görselsiz; sırf öyküden oluşan içeriğiyle bir yıl boyunca aralıksız okurları ve yazarlarıyla buluşması, önemli bir başarı… “Gerçekleri yazmayan gazete” sloganıyla yayın hayatına başladığı Ekim 2016’dan bu yana çıkardığı 12 sayı boyunca gazete; sayfalarında 217 öykücünün kaleme almış olduğu 254 öyküyü ağırladı. Yer alan 217 öykücünün yarısından fazlası henüz kitabı olmayan ‘ünsüz’ kalemlerden oluşurken, yine aynı sayfalarda birçok usta ve/ya tanınmış öykücüye de yer verdi. Öykü Gazetesi’nin kurucu editörü Faruk Duman, gazeteye ayda ortalama 300 öykü geldiğini ve yayınlanacak öyküleri seçmenin ise çok emek istediğini söylüyor.

Öykü Gazetesi birinci yılını doldurdu, tebrik ederim öncelikle. Bu gazete fikrinin nasıl doğduğunu merak ediyorum. Neden bir dergi değil de gazete?

Yapmak istediğimiz tasarım öncelikliydi; elimizden geldiği kadar çok öyküyü nasıl bir yayınla okura ulaştırırız? İsim de, tasarım da buradan doğdu. Gazete on altı sayfa ve her ay ortalama yirmi öykü yayınlıyor. Bir de tabi “gazete” görüntüsü biraz cezp edici oldu…

Geçmişte birçok öykü odaklı yayın, maalesef sürekliliğini koruyamadı. Kimileri maddi sıkıntılar ve okurun alakasının zayıflığıyla ilgili, kimileri de yayın kadrosunun enerji ve isteğinin düşmesiyle ilgili; yayın hayatı bir şekilde sona erdi. Öykü Gazetesi bu anlamda sürekliliğini koruyabilecek mi sizce?

Evet pek çok yayın çıkıp çıkıp kapanıyor. Ben bu duruma başka bir açıdan bakıyorum; burada süreklilik esastır… Yayınların çıkıp çıkıp kapanması değil, arkasının kesilmesi kötü olurdu açıkçası… Gazetenin çok önemli bir işlevi oluştu; arkadaşlarımızın öykülerinin basılı hale gelmesi ve yaygın biçimde okunması… Bu açıdan şimdilik en kapsamlı yayın. İleride neler olur bilemiyorum ama daha yeni başladığımızı söyleyebilirim…

“Gazetemizin “elit” bir yanı yok, en en iyi öyküleri yayınlarız düşüncesi de yok.”

Can Yayınları ile olan işbirliğinizi de merak ediyorum. Hem nasıl gerçekleşti bu işbirliği, hem de bu işbirliği ne boyutta? Can Yayınları ile Öykü Gazetesi arasındaki bağ, sadece ‘Can’ logosunun verdiği güveni sağlamak mı okura? Tabi bu logonun verdiği sorumluluk hissi de yükseliyor mu editör olarak sizde?

Sevgili Can Öz, Öykü Gazetesi’ni görür görmez çok sevdi, ben bir şekilde bu işin içinde olmak istiyorum, dedi; yeter ki bu biçimiyle yaşasın, elimden ne gelirse… Bu çok önemli bir destek. Aklınızda sadece öykü yayınlayan bir gazete fikriyle nereye gitseniz geri dönersiniz çünkü. Bugün artık Öykü Gazetesi, Can’ın bir markası. Türkiye’nin her köşesine ulaşıyor. Editör olarak sorumluluk meselesine gelince; bu sorumluluğu duymak logoyla ilgili bir şey değildir…

Yayın ekibiniz kimlerden oluşuyor, ne şekilde dahil oldular gazeteye? Görev dağılımı ve çalışma şekli nasıl işliyor?

Öykü Gazetesi’ni tasarlayan ve hazırlayan üç kişidir; Zeynep Gülçin, Ercan y Yılmaz ve ben. Ama dağıtımı, duyurusu, basımı ve okura zamanında ulaşması için Can Yayınlarında gazeteye o kadar çok kişi emek veriyor ki saymakla olmaz, hepsine tek tek teşekkür ediyorum bir daha… Görev dağılımına gelince, hepimiz her şeyi yapıyoruz diyelim.

En çok ne tür ya da ne tarz öyküler geliyor Öykü Gazetesi’ne? Dikkat çeken ortak noktaları ya da ayrışan belirgin yanları var mı? Yine herhangi bir öyküyü yayımlamaya karar verme aşamasında aşağı yukarı belirginleşen kıstaslarınız var mı? Neler?

Çok ilginç; öykü yaşamın nabzı gibi… Güncel olayları ya da biriken toplumsal duyguları öykülerde günü gününe görebiliyorsunuz. Gazetemizin “elit” bir yanı yok, en en iyi öyküleri yayınlarız düşüncesi de yok. Yayınlanacak öykünün niteliği, Türkçesi ve çeşitliliği önemli. Hemen hemen her ilden öykü geliyor. Her anlayıştan… Karar vermek tabii ki kolay olmuyor ve büyük bir emek istiyor… Ayda ortalama 300 öykü alıyoruz. Beğendiğimiz, okurken etkilendiğimiz öyküleri yayınlıyoruz. Yazarının adına, özgeçmişine bakmıyoruz bile. Tabii yeri gelmişken tekrar edeyim: Eleştiri gönderme şansımız yok. Arkadaşlarımız öyküleri yayınlanmadı ya da neden yayınlanmadığına ilişkin bir açıklama almadılar diye alınmasınlar…

O zaman geri çevirdiğiniz öykülerde genel olarak gördüğünüz sorunlar veya eksiklikler neler diye de soralım…

Dil savrukluğu… Konu tekrarı, şairanelik ya da hikâye, yani anlatılacak bir şeyin bulunamamış olması. Tabii çoğunlukla çok yeni başlamış olanların bunları ciddiye alması gerekir; baştan üzerine gidilmezse altından kalkılamayacak sorunlar bunlar.

Son zamanlarda öyküye yönelik basılı yayınlarda bir kıpırdanma söz konusu… Hem çıkan öykü kitapları ve genç öykücü sıklaştı, hem öykü dergiciliği gözle görülür olarak yeniden canlandı… Katılıyor musunuz bu dediklerime ve neye bağlıyorsunuz bu durumu? Çağın getirisi mi? Tabi, yeterli buluyor musunuz bu kıpırdanmaları?

Yeterli. Dünyada öykü yazan bir biz kaldık neredeyse… Bu bizim toplumumuzun ayrıcalığı, herkesin sevinmesi gerekir.

Peki, öykü kalemimiz, geçmişe oranla nitelik bakımından yükseliyor mu düşüyor mu sizce? Yoksa bu, zaman geçtikçe mi netleşip yorumlanabilir hale gelecek?

Bence en büyük sorun Türk edebiyatının yeterince okunmaması. Çok fazla çeviri havası alıyoruz öyküleri okurken.

Aslında ilkokul dönemlerinden beri hep öğretilen bir şey var: Durum öyküsü ve olay öyküsü… Sizin bu ayrıma karşı çıktığınızı biliyorum, buna karşı duruşunuzun sebebini sorsam? Neden ‘durum öyküsü’ diye bir şey yok sizce?

Adı üstünde. Durum başka bir şey, öykü başka…

Yani öykü olay içermeli, durumun öyküsü olmaz mı diyorsunuz? Buradan bunu mu anlamalıyız? Çehov öykülerini nereye koyuyorsunuz bu durumda? Burayı biraz -özellikle de öykü ile uğraşan yeni insanlar için- açmanızı isteyebilir miyim?

Konumuz Öykü Gazetesi olduğu için konuyu çok uzatmak taraftarı değilim. Öykü zaten olay aktarır, tabii bu benim görüşüm. Bir durum, adı üstünde bir durumdur; yani masada bir elma var, diyorsunuz. Elmaya sonra ne olduğu önemlidir, onu o öykü yapar.

“Türler arası geçişleri çok seviyorum. Çünkü bu yazara bir özgünlük katıyor, bu çabalar olmasa edebiyat fotokopi gibi çoğalır durur.”

Bir de hikâye ve öykü ayrımı var… Siz ne ad vermeyi tercih ediyorsunuz bu türde yazdıklarınıza? Kimi yazarlar yazdıkları bu metinlerle ilgili -detaylı bir anlatım olsun veya olmasın- ‘hikâye’ demeyi tercih ederken, kimi yazarlar -yine detaylı bir anlatım olsun veya olmasın fark etmez- daha çok ‘öykü’ kavramına sıcak bakıyor… Bunlar arasında bir fark olduğunu düşünüyor musunuz? Aslında İngilizcede ‘story’ ve ‘short story’ ayrımı var ki, türleri bir nevi aynı alıp, sadece uzunluğu kısalığı ya da anlatımın detaylı olup olmamasını temel alıyor. Yani aslında birinde biraz daha detaylandırılarak anlatılmış kurgu olmasıyla, diğerinde fazlalıklardan tam anlamıyla arındırılmış bir kurgu olması söz konusu… Türkçede de bu kelimeler sadece uzunluk kısalık ya da detaylı olup olmamasıyla ilgili mi kullanılmalı yoksa tamamen birbirinden farklı türler mi?

Öykü, bu kısa türün adı. Hikâye ise içeriği. Ama bu içerik romanda da var, filmde de. Yani filmin de bir hikâyesi var. Bu ayrıntıyı biz 50 Kuşağı’nın yardımıyla fark ettik ve konu aslında orada kapandı. Öykünün kısalık uzunlukla bir ilgisi yok. O nedenle ben “kısa kısa öykü”, “küçürek öykü”, “uzun öykü” gibi tanımlamaları gerekli bulmuyorum. Detay sorunu da öyle. Hiçbir metni kalıba sokamıyorsunuz.

Birçok disiplinin hem birbiriyle hem de kendi içindeki tür ayrımlarında bir geçişkenlik olduğunu görüyoruz, özellikle son zamanlarda. Mesela sinemada eskisi kadar belgesel, kurmaca, deneysel gibi tür ayrımları neredeyse kalmadı ya da seyreldi. Artık belgesel gerçekçiliğini kullanıp üzerine yeni bir anlatım deneyerek kurgu inşa eden sinema filmlerine tanık olabiliyoruz. Keza bir konuyu tamamen ya da yer yer canlandırıp kurarak kendisini anlatan belgesellere de… Bu geçişkenlik edebiyatımızda ne durumda? Roman ile öykü arasında geçişkenlik görebiliyor muyuz bugün örneğin? Ya da başka bir edebiyat türüyle fark etmez…

Olmaz mı; az önce dediğim gibi, bir yerde bir tanımlama getirebilirsiniz ama, hızla öyle örnekler yazılıyor ki, o tanımlama ertesi gün eskiyebiliyor. Kundera’nın romanları birer deneme, Hasan Ali Toptaş’ın bazı romanları öykü, Sherlock Holmes öyküleri birer film diyebiliriz ama bu onların aynı zamanda ne iseler o olduklarını gösterir. Ben bu türler arası geçişleri çok seviyorum. Çünkü bu yazara bir özgünlük katıyor, bu çabalar olmasa edebiyat fotokopi gibi çoğalır durur.

Son zamanlarda okuduğumuz öykülerde yazarın ideolojisiyle öyküsünü fazla iç içe görüyoruz. Öykü ve yazarın ideolojisi arasındaki ilişki ne olmalı? Ya da bunun bir sınırı olmalı mı? İdeolojisini öyküsüne yansıtan yazar, bunu ne şekilde yapmalı?

İdeolojisiz yazı olmaz. O zaten yazar istemese de yazıya bir yerden girecektir.

Son olarak Öykü Gazetesi dışında sizin takip ettiğiniz yayınlar, dergiler var mı; gerek tırnak içinde ‘rakipleriniz’ olan öykü dergileri, gerek kültür sanat ve edebiyat dergileri olarak?

Tabii ki; hayatımız dergi, kitap okumakla geçiyor…

Peki, sizin eklemek istediğiniz başka bir şey var mı?

Çok teşekkür ediyorum, sağolun…

             

Ali Küçük

İstanbul doğumlu. Kısa metraj sinema ve reklam yönetmeni. Bazı süreli yayınlarda öykü, şiir ve denemeleriyle yer aldı. Şu an şiir, öykü ve senaryo yazımının yanı sıra İngilizce öğretmenliği yapıyor...

ÖncekiGülüyoruz
SonrakiBaudelaire'in Cehennemi