Öykü

Okumak

Henüz küçük bir çocukken ameliyat ettiği kurbağalardan ve kertenkelelerden beri hevesliydi cerrahiye… Yaşı ilerledikçe insan anatomisi ve fizyolojisi hakkında daha çok bilgiye sahip olmuş, bu bilgilerle cerrahi merakını tek bir noktada toplamıştı beyinde. Tıp fakültesindeyken merakı ve çalışkanlığı ile her kesimden takdir topluyor ve geleceğin en büyük cerrahlarından olacağı için el üstünde tutuluyordu. Açıkçası bu ilgiden hep memnun kalmıştı. Kendini geliştirdikçe ilginin artması, onu daha da teşvik ediyordu. Mezun olduğunda örnek bir hekimdi. Yurt içinde girdiği ameliyatlardan yüksek bir başarı oranı ile çıkıyor, her geçen gün kendini geliştirerek sadece kendiyle yarışıyordu. Bu kadar başarılı olmasına rağmen asıl istediği, beyin cerrahisinde en iyi olmaktı. Yurt içindeki başarı yetmezdi. Dünyadaki cerrahların en iyisi olmalıydı.

Yurt içi bütün çalışmalarını ve hayatını bırakıp Avrupa’ya gitti. Oradan Amerika’ya, oradan da Japonya’ya… Bildiği ne kadar meşhur Beyin Cerrahı varsa hepsi ile görüştü, tartıştı ve öğrendiklerini pekiştirdi. Yurt dışında da sayısız ameliyata girdi. Çok çalıştı. Hızla yükseliyordu. Ama en iyi hep başkaları oluyor, o ise görünmez hiyerarşide ikincilik ya da üçüncülük ile yetinmek zorunda kalıyordu. Bu durum onun için katlanılmazdı! Farklı bir şeyler yapmalı, tarihe geçmeliydi. Ölümünden sonra anıtı dikilmeli, ölüm yıl dönümlerinde ziyaret edilmeli, insanlık var oldukça ondan bahsetmeliydi. Ama nasıl?

Farklı alanlara yönelmeliydi. Felsefe, psikoloji, edebiyat, sanat, spor artık ne olursa!.. Bir senteze ulaşması gerektiğine inandı. Cerrahiyi bir kenara bırakarak felsefe, edebiyat ve psikolojiye yöneldi. Bugüne kadar fark etmemişti bu kadar ilgi çekici olduklarını. Ömrünü adadığı beyin cerrahisi ile yeni öğrendikleri arasında öyle bir ilişki kurmalı, buna yönelik öyle çalışmalar yapmalıydı ki; hayal ettiği gibi tarihe geçebilsin. Derin okumalarını ve araştırmalarının yaptığı bir gün Luigi Galvanize’yı keşfetti. Yaptıkları, içinde bulunduğu çağa göre muazzam şeylerdi. Her ne kadar elektrik akımıyla bir ölüyü diriltmekte başarısız olsa da, bir kurbağanın ölü bacaklarını hareket ettirebilmişti. Kendisi buna benzer bir şey yapabilir miydi? “Yok, canım daha neler!” diye düşündü. Başarılarla dolu geçmişi olan bir doktor yüzyıllar öncesinin usulleriyle bugün insanlara gülünç gelen şeyleri yapamazdı. Gülünç duruma düşer, hakkında “Delirdi bu! Olacağı buydu.” derler veya düşünürlerdi. Buna razı olamazdı. Hele bir de adını Frankestein’a çıkarırlardı ki, elinde olan her şeyi kaybederdi bir anda.

Başka bir şey yapmalıydı. Nöronlar geldi aklına bir an… Bilgiyi taşıyan bu küçük sinir hücreleri ne yapıyordu bilgiyi? Beyinde olan beyinde kalmıyor muydu? Beyin dokusundan bilgiyi elde edebilmek mümkün müydü? Bunları düşünürken bir an kendine geldi ve sağ yanağına bir tokat attı. Saçmalıyordu. Onun gibi meşhur bir beyin cerrahı nasıl böyle düşünebilirdi? Ama büyük keşifler, ilk bakışta saçma görünen düşüncelerle başlamamış mıydı? Aklındakini denediği takdirde hayatının kumarı oynayacaktı. Ya gülünç duruma düşecek, mesleki itibarı bitecek; ya da tarihe geçecekti… Günlerce ne yapması gerektiğini düşündü. En sonunda bir karara vardı: En büyük olabilmek ve tarihe geçebilmek için bu kumarı oynayacaktı. Hemen, nasıl eyleme geçeceğini düşünmeye başladı. Kendince bir *eylemusu kurdu. Şöyleydi: Beynin belirli bölgeleri çıkarılarak, nöronların taşıdıkları bilgi (enerji olarak kodlanan),  beyin içi enerji yoğunluğuna denk bir yoğunluk içeren enerji haznelerine konacak ve buradan kablolarla bir devreye, oradan da küçük bir ekrana aktarılacaktı. Ekranda nöronların taşıdıkları bilgi, kendini zikzaklar şeklinde gösterecekti.

Derhal tatbike başladı. Sayısız fare üzerinde çalıştı. Farelerin beyinlerinin ekrana yansıttığı zikzakları okumalıydı. Bunun için bir zikzak alfabesi oluşturdu. Beyin okumaya başlıyordu yavaş yavaş. Farelere ameliyattan önce birkaç numara öğretti. Eğitilen farelerin daha farklı beyin dalgaları, dolasıyla farklı zikzaklara sahip olduklarını keşfetti. İçi içine sığmıyordu. Yaptığı çalışmaları ve icat ettiği zikzak alfabesini tüm dünyaya duyurmak istedi ama daha büyük bir şey yapmalıydı önce! Tüm bu yaptıklarını bir kere de insanda denemeyi düşündü! Ama nasıl? İnsan üzerinde böylesine bir deneyi yapamazdı. İnsan haklarına ve bilim etiğine aykırıydı. İşin içinde tarihe gerçekten Frankestein olarak geçmek vardı! Ama bütün bu deneyleri insanlar üzerinde yapmak için güçlü bir dürtü duyuyordu. Mani olamadığı bir dürtü! Bunun için de bir *eylemusu geliştirmeliydi. İnsanları ikna edemezdi ancak onları kandırabilirdi. Örümcek gibi davranmalıydı. Bir ağ örmeli, avını beklemeli ve hamlesini yapmalıydı. Düşünmeye başladı: “Bir ağ, bir ağ ama ne?”

Bu iş için yeterli parası vardı. Hemen büyük bir otobüs satın aldı. İçini küçük masalar ve kitaplıklarla donattı. Camları tamamen kapattırdı ve tavana küçük pencereler açtırdı. Otobüsün her iki tarafına ‘Cerrahın Gezici Halk Kütüphanesi’ yazdırmıştı. Her şey tamamdı. Şimdi avını bekleyebilirdi. Otobüs kütüphanesini şehrin kalabalık bir meydanına götürdü ilk gün. Meraklı bir kalabalık etrafını sardı. İçeriye girenler birer kitap alıp küçük masalara oturuyorlardı. Yer bulamayanlar kitapların arasında geziyor, ayakta okumaya çalışıyorlardı. Otobüs tıka basa doluydu. Sevinçten gözleri parlıyordu, dünyanın en büyüğü olması için yapması gereken kütüphane, ziyaretçilerinden birkaçının beyninden okunanları okumaktı. İşler ilk yarım saat yolunda gitse de yavaş yavaş otobüsün boşalmaya başlaması canını sıkmıştı. Belki de başka bir meydana gitmeli ve orada denek avlamalıydı!

Gittiği her meydanda aynı şeyler oluyordu. İlk yarım saatte dolan otobüs, bir saat tamamlanmadan boşalıyordu. Buna bir çare bulmalıydı. Aklına kitapların arasına para koymak geldi. Servetinin neredeyse dörtte birini banknotlar halinde kitapların arasına yerleştirdi. Gerçekten kaybettiği paraya değmişti sonuç! Meraklı okuyucular(!) otobüsün müdavimi olmuşlardı artık! Otobüs sabahın erken saatlerinde doluyor, akşama kadar ziyaretçi akınına uğruyordu. Ama bu sefer de kalabalıktan kimi nasıl avlayacağını bilemiyordu! Biraz yavaşlamalıydı… Kitapların arasına para koymak çok maliyetliydi ve zannettiği gibi de işine yaramıyordu.

Kitapların arasına para koymayı bıraktı. Okuma heveslilerinde bir azalma olsa da ‘şanslı bir okur’ olabileceğine inananlar otobüsü boş bırakmıyorlardı. Bu vefalı ziyaretçilere ikramda bulunmayı düşündü. Neden daha önce aklına gelmemişti ki! Çay, kahve ve bisküvi ikramına başladı. Bu sefer de çoluk çocuk otobüsü işgal edip bisküvileri sömürmeye başlamıştı. Hatta sırf yetişkinlerden de bisküvi ve çay için otobüse gelenler vardı. Durum içinden çıkılmaz bir hal almaya başlamıştı. Eyleme geçeli henüz bir ay olmuştu ama harcanan para, sahip olunan servetin yarısıydı! Belki de bir ay sonra elindeki her şeyi kaybedecekti! Ama yılmamalı, çalışmalıydı. Tarihe geçemedikten sonra zenginliğin ne önemi vardı! İkramı 20.00’dan sonraya çekti. Biraz olsun otobüsün içi rahatladı. Bir gece umutsuz bir günün ardından gitmeye hazırlanırken iki sarhoş çıkageldi. Ayakta zor duruyorlardı! Tam dişine göre iki avdı gelenler. Sevinçle gözleri parladı. İçeriye davet etti, çay ve bisküvi ikram etti. Sarhoşları, tüm itirazlarına rağmen masaya oturtup kitap okumaya zorladı. Ama sarhoşlar sandalyeden düşüyordu. Sigara yakmıştı birisi. Hiç haz etmezdi. Sigarayı sarhoşun ağzından alıp dışarı attı. Birisi de yere kusmuştu. Durum berbattı! Ama yılmadı. İki saatin sonunda sarhoşlara bir romandan birkaç sayfa okutmayı başarmıştı.

Kafalarına, ne zamandır sakladığı çekiçle sert birer darbe indirdikten sonra kapıları kapattığı gibi laboratuvarının yolunun tuttu. Hemen masaya yatırdığı sarhoşların kafataslarını açarak beyinlerinden işine yarar kısmı çıkardı ve önceden hazırladığı düzeneğe yerleştirdi. Zikzakları çözümlemeye başladı. Neticeyi heyecanla beliyordu. Ortaya harfler çıktı. Ardından kelimeler ve cümleler… Hemen bir kâğıda yazmaya başladı gördüklerini;

“Ah ulan ah!!!……”, “Ulan Kahpe Dünya!!!” , “Uyumayın laaaan!!!”, “Yedirmeyiz! Bu memleket bizim!”, “A……kodumun adamları!!!!”, “Ayşe yapma ayşe A…. kodumun karısı!”, “Bir bana vermedin vefasız…..”, “Real Madrid üst!”, “Birinci ayak nazlıcan”, “ La kardaş 100 liran var mı?”, “Kütüphaneye gidek la, çayla bisküvi var! Acıktım amk.!”

Bunların haricinde Okuttuğu romanla ilgili olanlar “La nerden geldik buraya amk! Para da çıkmıyor kitaptan, pezevenk tepemde zorla okutuyor! Bir bok anlamadım!” cümleleriydi. Beyninden vurulmuşa döndü. Bütün emekleri boşa gitmişti. Elde ettiği mühim bir şey olsa da camiaya duyuramazdı. Hem cinayet işlemişti. Vazgeçti her şeyden… Kendini ihbar etti. Her şeyi anlattı. Çıkarıldığı mahkemede müebbete mahkum edildi. Medyada geniş yankı buldu bu olay; bununla ilgili haberler yapıldı, filmler çekildi… Gerçekten de tarihe geçmişti aslında. Dr. Frankstein ya da Galvanize profesör olarak adlandıranlar da vardı. Cezaevindeyken hayata gözlerini yumdu. Ölüsünü sahiplenen olmadı. Kimsesizler mezarlığına gömüldü.

*Eylemus: Plan.

             

Doğuhan Dağ

1986 yılının 9 Ocağında Sivas'ın Kangal ilçesinde doğdu. Aslen Kırşehir Akçakent'lidir. Çocukluğu muhtelif yerleşkelerde geçti, bu sebepten kendini bir yere ait hissedemedi. Ama en çok Çorum'un Osmancık ilçesini sevdi. Üniversite yıllarını Sivas Cumhuriyet Üniversitesinde Antropolojiyle geçirdi. Mezun olmasına rağmen hayatının yarısı Antropoloji, diğer yarısı da muhtelif amaçlar içindir. Edebiyatla münasebeti fazla eskiye gitmez (8-9 yıl). Masal Fanzin'de "Ölü Cenin" ismiyle yazmışlığı vardır. Yazmayı, okumayı, koşmayı ve bisiklete binmeyi sever.

ÖncekiBir Tahsilin Yükü
SonrakiIslak Ekin