Öykü

Ne Oluyor Ya!?

Şey diyecektim, yakın zamanda mı oldu bu olay? İlk aklına gelen diyorum okurken. Ya da sen söyle hangisi? Sana bırakıyorum bütün boşluklarını. ‘Kimse anlamaz!’ diyoruz ya söylemediğimiz şeyleri. Söylediklerimizden biliyoruz ya sizi ve kendimizi. Günlük tutmaya başlıyorum (ara sıra bunu hep yapıyorum) bazı günler… Altını çiziyorum anlamadığım yerlerin. Derste hocaya sorarım belki. Birkaç şık da ekliyorum bazen hemen altına. Bazı günler birbirinin aynı. Bazı insanlar birbirinin aynı. Bazı faturalar, bazı söz oyunları, bakışlar, gülümseyişler… Daha önce çıkmış sorular bilmem kaçıncı baskı gibi de düşünebilirsiniz “Sevgili İsmail!” diye hitap ettiğim günlüğümün adını. Yahut İsmail’e Giriş Bir. Derste sorsam bana kızarlar değil mi? En iyisi susmak. Okulda bir hocam var, Franz Kafka’yı seviyor olmalı, bütün kitapları vardı odasında. Eğer her birini okumuşsa Kafka’dan nefret de ediyor olmalı. Sohbet etmeyi bir arkadaş gibi çok isterdim onunla. Tavşanlar ne ister mesela bunun üzerine. Tavşanlar kaçmaktan korkmaktan yorulduk artık aslan olmak istiyoruz derler mi acaba? Ya da bir sahil kasabasında gün batımına dönük bir ağaç kovuğu mu isterler? Bence tavşanlar havuç ister. İsmailler de havuç ister, B vitamini var gözlerim ağrıyor çünkü. Bunlar ben doğmadan reşit olmuş iki kardeş. Ne dersiniz, şimdi yarını yazıp sabahla birlikte konunun dışına çıkmadan, bu kez önce günlüğü sonra günü doldurmuş olsam? Yazdığım şeylerde bir bütünlük olmadığını söylüyorlar. O dediklerinden bende var da sizden mi esirgiyorum sayın tuzlu fıstık sevicileri?

             

İsmail Doğan

Beni tanımıyorsun. Bu yüzden gözlerimin daha önce açılmamış bir zarfın mührü olduğunu, aklım ve kalbim arasındaki o yolun çıkmaz sokak olduğunu bilmiyorsun. Tavizler kulağıma hoş gelen yalanlarım. Edindiğim tecrübeler hakimi ve sanığı olduğun davada salonu dolduran sessiz karanlığım. Beni tanımıyorsun... Koşar adım yürürüyorum ben her yere. Geç kaldığım bir yer felan da yok. Telaş ve korku sinmiş içimdeki duvarlara. Her geceden her sabaha kendimi ben uğurluyorum. Her kapının arkası kadar aynı ve yalnız günlerde, hayatın ortasına bir daire çizip içinde bekliyorum. Seviyorum beklemeyi. Her dakikası bir başka şarkı. Her dakikası bir başka şarklı. Zaaflarımın her biri sırtımta taşıdığım tabutumun çivileri. Günün birinde el değmemiş bir ırmak keşfetmek umuduyla yol alıyorum. O gün geldiğinde tabutuma girmek ve serin sularda kaybolmak istiyorum.. Elbette mutlu son kadar uçarı dileklerim var benim de... "Beni tanımanızı çok isterdim." Eli kalem, kalbini kan tutan bir çocuğun oyuncakları arasında, mevziye dizdiği kurşun askerlerden biriyim sadece. Kendi hayatı önünde diz çökmeye meyyal, gözlerini kapatınca beyninde flaşlar çakan, kendi yazdığı masaldaki umacıyı oynayan bir garibim ben. Kendime açıklama getirip durmaktan yorgunum. Ne Ronaldo kadar sert vurabilirim topa ne de Caravaggio gibi resim yapabilirim. Ama bazı şeyler kafanızda aydınlık kazanacaksa şunları şerh düşeyim. Evet çaya iki şeker atıyorum. Evet birinin bakışlarındaki samimiyeti yakalarsam ayakkabılarıyla dahi olsa gösümdeki kapıdan girmesine izin veriyorum.  Bir söylence kadar asılsız olmak isterdim bu coğrafyada. Ya da gecenin biri olmak. Ve yahut kayıp derili ırkının son temsilcisi... Sahi sözlerim hangi renkti?

ÖncekiKültürel Bağlamda Türk Sinemasına Bir Bakış