Öykü

Masraf

Savaşın şiddeti günden güne artıyordu. İleri yaşıma rağmen devletimiz savaş alanında beni de görmek istemiş olacak ki; elinde seferberlik emrim olan postacısını ta kapımıza kadar göndermişti.  Bu durum beni önceleri ziyadesiyle memnun etmişti. Çünkü artık köşede ölümü bekleyen ihtiyarı değil de savaş meydanlarında gençleri çatlatırcasına savaşan ihtiyar delikanlıyı oynamak, şu yaşımda acısız ani bir ölümden sonra başıma gelebilecek en iyi şeydi! Ama devletimiz diğer devletlere göre bayağı yoksuldu. O sebepten eli silah tutan herkes tutabildiği silahı alıp gelecekti. Bu kadarla kalsa iyi! Üniforma seferberlik emrine iliştirilmiş olan model çizime göre diktirilecekti. Tabi kumaş da bizden! Bunlarla beraber yol masrafı da bize ait olacaktı!

Anlayacağınız hevesim kursağımda kalmıştı. Yeniden ihtiyarlayıp köşede ölümü beklemenin daha iyi olacağını düşünüyordum ki; aklıma üç altın dişimin varlığından kazanabileceğim parayla masrafları karşılayabileceğim geldi. Başka çarem yoktu. Aksilik bu ya, o dişler de ağzımın ön tarafındaydı! Biliyordum satarsam bir daha altın sarısı, güneş misali gülümseyemeyecektim. Ama olsun. Savaş bitsin; muhtemelen alacağım madalyayı satar, dişleri söktürdüğüm gibi taktırırdım da!

Ne eşime, ne de kızlarıma böylesine müşkülde kaldığımı söyleyebilirdim. Bilmemeleri daha iyi olurdu. Yoksa bana acır, gitmeme müsaade etmez, savaş alanına çıkmadan mağlup olmama sebebiyet verirlerdi!

Hemen ertesi gün dişçiye gittim. Eski ahbap olduğumuzdan, durumu anlayışla karşıladı. Yanından ayrılırken, dişlerimin yokluğunun fark edilmemesi için ancak hafif tebessüm edebileceğimi ve konuşurken yere bakmam gerektiğini unutmamamı tembihledi. Ben de öyle yaptım. Ne doğru dürüst güldüm, ne de konuşurken muhatabımın yüzüne baktım.

Birkaç günde tüm ihtiyaçlarımı karşılayıp yolculuk saatini beklemeye başladım. Üzerimde gıcır bir üniforma, elimde eski bir tüfek ve cebimde tren biletimle şimdiden madalyanın gerçek değerini ağzımda hissetmeye başlamıştım! Eee, ne yapalım devletimiz böyle münasip görmüş!

O gün akşama doğru trene bindim. Arkamdakilerin bir kez olsun gülmediğim için; beni mutsuz bir şekilde zorla savaşa gidiyormuşum gibi görmeleri hoşuma gitmedi. Ağzımı açıp bir şeyler söyleyemezdim ya!

Ben de sessizce el sallamakla yetindim. Sanıyorlardı ki bu ihtiyar, yaşamını nihayete erdirmeye gidiyor. Yanılıyorlar! Güçlü sezgilerime dayanarak iddia ederim ki; bu benim yeniden doğuşum olacak. Hele madalyayı bir hak edeyim!

             

Doğuhan Dağ

1986 yılının 9 Ocağında Sivas'ın Kangal ilçesinde doğdu. Aslen Kırşehir Akçakent'lidir. Çocukluğu muhtelif yerleşkelerde geçti, bu sebepten kendini bir yere ait hissedemedi. Ama en çok Çorum'un Osmancık ilçesini sevdi. Üniversite yıllarını Sivas Cumhuriyet Üniversitesinde Antropolojiyle geçirdi. Mezun olmasına rağmen hayatının yarısı Antropoloji, diğer yarısı da muhtelif amaçlar içindir. Edebiyatla münasebeti fazla eskiye gitmez (8-9 yıl). Masal Fanzin'de "Ölü Cenin" ismiyle yazmışlığı vardır. Yazmayı, okumayı, koşmayı ve bisiklete binmeyi sever.

ÖncekiKendiliği Kamburudur Terzinin
SonrakiDibi Irmak Olan Ağaç