Öykü

Kunduracı Abdullah

Sıradan bir insandı. Anadolu’nun bir yerinde dünyaya gelmiş, babası kunduracı olan bir ailenin tek çocuğuydu. İlkokul yıllarından itibaren okumaktan haz etmezdi ve “büyüyünce ne olacaksın?” diye soranlara pek özendiği babasının mesleğiyle karşılık verir, “Kunduracı!” derdi. Annesi ne kadar direttiyse de biricik oğlunu orta ikiden sonrasına devam etmeye ikna edememişti. Abdullah da, baba mesleği kunduracılığın “yaşatıcısı” olmaya kararlı bir şekilde, babasının yanından ayrılmaz olmuştu.

Abdullah iyice kavradığı ve aşk ile yaptığı kunduracılığa sadece askerlik için ara verdi. Öylesine sevmişti ki kunduracılığı, o küçücük dükkân onun dünyası olmuştu. Sabahın erken saatlerinde açtığı dükkânda iş olmasa bile akşama kadar vakit geçirirdi. Babası oğlunun halinden gayet memnun bir şekilde tüm işleri ona bırakmış, çoğu zamanını evde geçirir olmuştu. Abdullah; ağzında çiviler, elinde çekiç, varoluş sebebi oymuşçasına; ya kundura tamir ediyor ya da yeni ayakkabılar yapıyordu. Ara sıra kendince geliştirdiği fikirlerini de tatbik etmeye çalışıyordu.

Bir kış gecesi babası hayata gözlerini yumdu Abdullah’ın. Artık dünyada annesinden başka kimsesi yoktu. Bir gün onu da kaybetti. Yapayalnızdı kundura dükkânındaki kadar bu dünyada! Kendini işine daha çok vererek unuttu olanları. “Zaten yaşarlarken yüzlerini mi görüyordum! İyi oldu en azından elden ayaktan düşüp işleri aksatmadılar!” Düşündüğü gibiydi gerçekten, hayatı kunduracılık olabilirdi. Hatta evini neden kunduracıya dönüştürmüyordu? Mantıklıydı! Bir odada yatar, diğerinde kunduracılık yapardı.

Evine iş götürdü ve böylelikle muhitinin en iyi kunduracısı olmayı başardı. Artık şehirde ayakkabısında sorun olan herkes ona geliyordu. Televizyon kanallarından biri ana haber bültenine onu konuk etmiş, bir gazete de “haber” olarak  ona yer vermişti. Devasa ayakkabı üreticileri bile Kunduracı Abdullah’ın ününe gölge düşüremiyorlardı. İnsanlar yeni ayakkabı almadan önce Abdullah’a uğruyor, “Ustam, şunları tamir edebilir misin? Çok kıymetli benim için!” diyorlardı. Abdullah da kıymet bildiğini göstermek için tüm hüneriyle eskiyen yâ da yırtılan ayakkabıyı yeni gibi yapıyordu.

Zaman akıp giderken Abdullah, dükkânına gelen genç bir kadına gönlünü kaptırdı. Kadın da ona ısındı derken sevişiverdiler. Abdullah artık evliydi, iki de kızı olmuştu. Kızlarıyla birlikte eve sığmaz olmuşlardı. Üstelik ev, gün boyu insanlarla doluydu. Karısı artık dayanamıyordu: “Abdullah bizim evimiz yok mu? Ne işi var her gün bu insanların evimizde! Sen çalışacaksın da biz nerede yaşayacağız?” gibi söylemler nedeniyle her akşam karısıyla kavga ediyordu. Bir gün kadın dayanamayıp kızlarını da alarak evi terk etti.

Abdullah yine yalnızdı. Tamir bekleyen ayakkabılar ve ihtiyacı bitmeyen ama onu seven insanlarla dolu dünyasında bir başınaydı. Hayatı boyunca hissetmediği bir şeyin eksikliğini hissetti birden; çevresindeki ayakkabı yığınından atladı, sırada bekleyenleri itip koşarak çıktı evden. Karısının ve kızlarının yanına koştu. Kendini affettirdi. Yeni bir ev aldılar, kunduracılık için de yeni bir dükkân…

Kızları büyüyor, kendisi yaşlanıyordu. Çalışırken zorlanıyordu. İşini seviyordu ama artık yorulmuştu. Birilerine bırakmalıydı bu işi, kunduracılık ölmemeliydi! Ama kime? Kızlarına talip olanlar belki bu işi yaparlardı. Neden olmasın, diye düşündü. Kızlarını birer kunduracı ile evlendirdiğini hayal etti. Belki torunlar da heves eder ve bir çeşit “Kunduracılık İmparatorluğu” kurarlardı! Abdullah, bu hayallerle avunadursun kızları büyüyordu. Babaları gibi yapmadılar; ortaokulu da bitirdiler, liseyi de, üniversiteyi de… Biri avukat oldu, diğeri matematik öğretmeni. Kunduracı damatlar yerine de tahsili yerinde, burnu havada iki damat getirdiler; biri mühendis biri de filan şirkette yönetici olan züppenin biriydi.

Abdullah damatlardan yana ümitli değildi. Son umut torunlar diye düşündü. İkisi erkek, üçü kız; beş torunu olmuştu. Erkeklere özel bir ilgi besledi, kunduracılığı sevdirmeye çalıştı. Sıklıkla dükkâna götürdü. Çekiç tutmaktan, çivi çakmaya kadar bildiği her şeyi öğretmeye çalıştı. Ama çocuklar çabuk sıkılıyor, onu dinemiyorlardı. Sıkıntıdan elleri ayakları durmuyor, dükkânı alt üst ediyorlardı. Zavallı Abdullah ilerlemiş yaşıyla zorlanarak yaptığı işlerinin arasında bir de torunlarıyla uğraşmak zorunda kalıyordu.

Abdullah artık yorulmuştu. İşinden de eski tadı alamıyordu artık. En iyisi bırakmaktı. Öyle de yaptı. Dükkânı kapattıktan sonra kendisini ibadete verdi, ev ile cami arasındaydı artık hayatı. Karısıyla vakit geçirmek istese, ne yapacağını ne konuşacağını bilemiyordu. Lafa başlayacak olsa aklına ayakkabılar, çiviler ve çekiçler geliyordu. Daimi müşterileri, onun mesleği bırakmasına önce üzülseler de sonradan anlayış gösterdiler. Yine de insanların ilgisi pek azalmadı, bir gazetenin Pazar ekinde kendisiyle yapılan bir röportaj yayımlandı. Bir televizyon kanalı haber kuşağında kendisiyle ilgili bir iki dakikalık haber de yaptı.

Soğuk bir kış gecesinin sabahıydı, karısının buz kesmiş vücudunun ürpertisiyle uyandı. Öğleden sonra defnettiler. Hayatında hiç olmadığı kadar yalnız hissetmişti. Kunduracılık da yoktu bundan sonra! Ne yapacaktı? Bunları düşünmek istemiyordu. Ev ile cami arasında gidip gelmeye devam etti. Bu hayattan uzaklaşmak istiyordu ama en fazla camiye kadar uzaklaşabiliyordu. Sabah ezanında evden çıkıyor, yatsıya kadar camide vakit geçiriyordu. Kızları, babalarının düştüğü duruma üzülüyorlardı lakin ellerinden bir şey gelmiyordu. Zavallı yaşlı adam, yeme içmeden de iyice kesilmişti. Sanki caminin bir yerinde ölmek istiyordu! Cami harici her şeyi unutmuştu.

Bir akşam yatsı namazının son rekâtında vardığı secdeden kalkamadı. Ertesi günün öğleninde, karısının yanına defnettiler. Yaşarken seveni çok olan Kunduracı Abdullah’ın cenazesi pek kalabalık değildi. Medya, ölümünden iki hafta sonra haberdar oldu. Yine haberlerde adı geçti ve bir gazetede yer aldı. Yalnız bu sefer bir köşe yazısında “El sanatlarının önemine istinaden…” diyerek, hakkında birkaç satır yazıldı. Torunları büyüdüler; biri pilot oldu, biri de büyük bir ayakkabı firmasında yönetici. Yönetici olanı odasına dedesinin yıllar öncesinden çalışırken çekilmiş bir fotoğrafını çerçeveletip astırdı, diğeri ise oğluna “Abdullah” adını vermekle yetindi. Kız torunları ise kunduracılıkla alakasız hayatlar sürdüler ama dedelerini rahmetle anmayı ihmal etmediler.

             

Doğuhan Dağ

1986 yılının 9 Ocağında Sivas'ın Kangal ilçesinde doğdu. Aslen Kırşehir Akçakent'lidir. Çocukluğu muhtelif yerleşkelerde geçti, bu sebepten kendini bir yere ait hissedemedi. Ama en çok Çorum'un Osmancık ilçesini sevdi. Üniversite yıllarını Sivas Cumhuriyet Üniversitesinde Antropolojiyle geçirdi. Mezun olmasına rağmen hayatının yarısı Antropoloji, diğer yarısı da muhtelif amaçlar içindir. Edebiyatla münasebeti fazla eskiye gitmez (8-9 yıl). Masal Fanzin'de "Ölü Cenin" ismiyle yazmışlığı vardır. Yazmayı, okumayı, koşmayı ve bisiklete binmeyi sever.

Önceki'Hazreti Muhammed: Allah’ın Elçisi' ve Mecid Mecidi
SonrakiReva