Sinema

Kültürel Bağlamda Türk Sinemasına Bir Bakış

Tanımlanabilen bir grup insanın birçok inancının, örf – âdetinin, etkinliğinin, kurumunun ve iletişim örneklerinin toplam birikimi olan kültür; temelde kalıcı ama aynı zamanda da sosyal etkileşim içinde değişebilirlik özelliğine sahiptir. Her kültür bir uyum yaratmak, yeni rol ve davranış modellerinin temelinde yatan norm ve değerleri topluluğun bütün üyelerine kabul ettirmek ister. Uyum, bir kültür aşılama sürecinde sağlanır ve sürdürülür. Her birey benimsediği kültür tarafından bir kişilik kazanır. Bu temel kişilik bireysel kişilikler için destek görevi görür. Bir kültürün aşılanması ergin yaş öncesi “toplumsallaşma” ergin yaşta olursa “sürekli kültür aşılama” olarak tanımlanır. Kitle iletişim araçları her iki aşamada da görece olarak önemli rol oynarlar.

Kitle iletişim araçları ve kültür arasındaki ilişkide kültürü oluşturma, tamamlama veya değiştirme gibi özellikler ön plana çıkmaktadır. İnsanların zamanlarını diğer bireysel etkinliklerden daha çok kitle iletişim araçlarıyla geçirdiği düşünülürse kültür kavramının bu süreçteki önemi de anlaşabilir. Kitle iletişim araçları bu süreçte “gerçek kültür”ü hammadde olarak alır. “Gerçek kültür” ün çeşitli yönlerini yeniden yaratarak, değiştirerek ve şekillendirerek kullanır. Burada gerçek kültürün hem yansıması hem de yeniden şekillendirilmesi söz konusudur. Marshall McLuhan olaylara bir kültür aracılığı ile bakmanın en açık yolunun o kültürün konuşma araçlarını gözlemlemek olduğunu söyler. Kültür her iletişim aracıyla yeniden yaratılmaktadır. Dünyanın sınırları bu araçlarla çizilmekte, bir çerçeve oluşturmaktadır; kültürün içerisi de böylece yaratılmaktadır.

Postmodern sosyolojik bir yaklaşım penceresinden kültürü ele aldığımızda Taylor’a göre kültür, “bir toplumun üyesi olarak insanoğlunun kazandığı bilgi, sanat, gelenek görenek ve benzeri yetenek alışkanlıkları içine alan karmaşık bir bütündür.” Taylor bu tanımında, majör olarak bize kültürün, insan tarafından kazanıldığı gözlemini, kültürün karmaşık bir bütün kavramıyla dile getirmiştir. Ülkemizde kültürü sistemli olarak ilk tanımlayan Ziya Gökalp’tir. Gökalp; “kültürü, bir topluma ait sanat, din gelenekler ve adetler olarak tanımlamış ve kültürün milli olduğunu ileri sürmüştür.” Ziya Gökalp’in bu tanımında ise kültür; yerelin, tikelin ve göreli olanın vurgulamasıyla minör bir nitelik kazanmaktadır. Majörden minöre doğru bu geçişte postmodernizm için modernizmin kesin içerimli kavramlarına karşın bir yaklaşım olduğunu söyleyebiliriz.

Ünsal Oskay’ın da ifade ettiği gibi, toplumsal yaşamdaki hızlı değişim karşısında, kendini her ciddiye alışta sıkıntı ve umutsuzluk duygularına kapılan çağdaş insan, popüler kültür ve onun ikonolojisine gereksinme duymuştur. Çünkü popüler kültür ve ikonolojisi, düzenlenmesinde ve amaçlarının seçilmesinde söz sahibi olamadıkları gerçek dünya karşısındaki bağımlı kesimin yaşadıkları gerçekliği, kendi günübirlik hayatları açısından anlamlandırmalarına yaramaktadır. Kapitalizmin pazar ilişkileri gereği, kitlelere tüketimin bir zevk, mutluluk ve saygınlık olduğunun benimsetilmesiyle sanayi toplumunun mitlerini yücelten ikonoloji, meta fetişizminin de yaygınlaşmasına yol açmıştır

Sinema endüstrisinde sanatın geleceğini ve bugün bizim için ne durumda olduğunu zamanından çok önce görebilen Walter Benjamin, umudunu hiç bir zaman yitirmemiştir. Benjamin sinemanın da; resim, heykel gibi sanat dallarında görüldüğü üzere, bir süre sonra değiştirileceği bambaşka sanat dalları doğuracağını ve bunun sonsuz bir devamlılık olduğundan bahseder. Onun fotoğraflarda aradığı “auro”yu , bu kısa zaman içinde sinema sanatın da görebileceğiz belkide.

Bulunduğu döneme ışık tutan ekoller, küçük bir pırıltının onlarla ışıldayabileceğini göremeyecek kadar kör bir açıdan bakması, maalesef günümüzde de sürüyor. Hem İngiliz hem de Frankfurt Okulu kültürel çalışmaları, eleştirel bir medya okur-yazarlığının sağlanmasında gelişen pedagojilerin önemini kavrayamadı ve sıklıkla anti-medya politikalarından yoksun kaldı. Her iki gelenek de Frankfurt dairesinin kenarında yer almış olan Walter Benjamin’in önemli bir istisna olduğunu belirterek ne medya müdahalesi için bir strateji ve pratik geliştirdi ne de alternatif bir medya üretimi.

Her iki gelenek de radyo televizyon, film ve diğer medyanın nasıl dönüştürüleceği ve sosyal bir aydınlanma için kullanılabileceğini tartışmadı. Frankfurt Okulu medya teknolojilerine şüphe ile yaklaştı ve hepsini de tamamıyla kapitalist kurumların kontrolünde olarak gördü. Onlar bu kadar erken dönemde böyle bir yanılsamayı öngörmezken sonuçta bugün inceleyebilecekleri verileri var. Ancak ülkemiz gibi tarih yazıcılığının, arşivleme alışkanlığının geri kaldığı ülkelerde; geçmişteki izleyicilerin beklenti ufuklarını oluşturmakta veri yetersizliği sorunuyla karşılaşılabileceği öngörülmektedir.

Ülkemizde ulusallaşma sürecinde oluşturulmaya çalışılan folk(halk) kültürü; dil, anlam ve mitolojisinin evrimini tam oluşturamamış ve yarıda kalmıştır. Ulusumuz birçok kültürel anlamda bu sorunu yaşamaktadır. Biz Halkbilimcilerin de bir kenarda sessiz durması, nezdimde üzücü bir durum. Nitekim dilin, mitolojinin sinemada kullanılması hiç önemsenmemiş ve yadsınmıştır. Bu yazım ile beraber bir dirilişin peyda olmasını temenni ederim.

Türk sineması son on yılda uluslararası platformda ilgiyle izlenen ülke sinemalarından biri haline gelmiştir. Seksenlerden bu yana yaşanan dönüşümün ve yeni sinemacılar kuşağının ortaya çıkışının, yerli sinema için, yeni bir dönemin başlangıcı olduğu söylenebilir. Gerçekten de Kore, Tayvan, İran ve Romanya sinemalarının ardından ülkemiz sineması; uluslararası film festivallerinde merakla beklenen ve ödüller kazanan filmleriyle kendinden söz ettirmektedir.

Britanya’nın saygın gazetelerinden The Guardian’da yer alan bir değerlendirme yazısında da belirtildiği gibi, Nuri Bilge Ceylan ve Fatih Akın’ın filmleri, “bütün eleştirmenlerin ve sinema meraklılarının İstanbul’dan ve Türkiye’den söz etmelerine ve dünyanın bu tarafından gelecek bir sonraki yönetmeni beklemelerine yol açtı”. Oysa yakın zamanlara kadar Türkiye’de sinema; kendi iç pazarıyla sınırlı, birkaç komşu ülkeyle az sayıda ortak yapım gerçekleştirmiş bir sektördü. Türkiye’de sinemanın günümüzdeki durumunu daha iyi değerlendirebilmek için geçmişteki serüvenine kısaca değinmekte yarar vardır.

Türkiye sinema tarihinin analizini gerçekleştirmek iki nedenle güçtür. İlki, Türkiye’de sinemanın başlangıcı yeterli bir biçimde belgelenmemiştir. İkincisi; sinemanın ilk yılları, çok uluslu ve çok kültürlü bir toplum olan Osmanlı İmparatorluğunun son dönemine rastlar; bu da belli bir filmin ilk “ulusal yapım” olarak belirlenmesi kadar, ilk film gösterilerinin gerçekleştirildiği merkezin saptanmasını da zorlaştırır. İlk ulusal filmin ne olduğu da sorunlu bir konudur. Sinema tarihiyle ilgili kitaplarda, Birinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde Fuat Uzkınay tarafından çekilen Ayestefanos’daki Rus Abidesi’nin Yıkılışı (1914) adlı belgeselin Osmanlı döneminde çekilen ilk film olduğundan söz edilmektedir. Ancak daha yakın zamanlardaki çalışmalarda ilk filmin, 1905’ten başlayarak Balkanlar’da bazı kısa filmler çeken Yunanlı fotoğrafçılar Manaki Kardeşler tarafından gerçekleştirildiği ileri sürülmektedir.

Türkiye sinemasında canlanma İkinci Dünya Savaşı sonrasında gerçekleşmiştir. Özellikle büyük kentlerde popüler bir eğlence aracı haline gelen sinema, ulaştırma ve kentleşme alanlarında gerçekleşen gelişmelere paralel olarak küçük Anadolu kentlerine ve köylere kadar yayılmıştır. Böylece yerli sinema bir kitle mecrası haline gelmiş ve giderek kurumsallaşmıştır. 1950’lerde ilk canlandırma sineması filmi (Evvel Zaman içinde, Turgut Demirağ, 1950) gerçekleştirilmiş ilk gişe rekortmeni (Mezarımı Taştan Oyun, Hüseyin Peyda, 1951) ortaya çıkmış, ilk renkli film (Halıcı Kız, Muhsin Ertuğrul, 1953) çekilmiş ve gösterişli sinema magazin dergileri yayımlanmış, yıldız yarışmaları düzenlenmiş ve birçok sinema salonu yalnızca yerli film göstermeye başlamıştır. 1950 ile 1960 arasında 50’nin üzerinde yönetmen ilk filmlerini çekmiştir. Bu büyüme dönemi 1960’larda zirveye ulaşmıştır. Kapitalizmin Türkiye’de yükselişine paralel yaşanan sektördeki bu gelişme sonucunda 1960 ile 1972 arasında Türkiye sineması, çekilen film sayısı ve bu filmlerin iç pazarda kazandığı geniş popülerlik açısından altın çağını yaşamıştır.

İstanbul’un Beyoğlu ilçesinde Hüseyin Ağa Mahallesi sınırları içerisindeki, film yapım şirketlerinin ofisleri, yönetmen, oyuncu ve diğer çalışanları buluşturan aynı çevredeki kahvehanelerin bulunduğu Yeşilçam Sokak’dan adını alan Yeşilçam sineması, 1950’lerle 1980’lerin ilk yılları arasında Türkiye’de hâkim olan belli bir film yapım anlayışını temsil eder. Yerli filmlerin dağıtım ve gösterimlerinden sorumlu bölge işletmecileri, İstanbul merkezli irili ufaklı yapım şirketleri ve yıldız sisteminin oluşturduğu Yeşilçam sineması, Türkiye’de sinemayı popülerleştirmiştir. Sinema izleyicileri arasında bir zamanlar sıklıkla kullanılan bir kavram olarak “Yeşilçam filmi” vaat ettiği hazlarla geniş kesimler açısından izlenmesi alışkanlık yaratan kültürel bir olgu haline gelirken, entelektüel izleyici tarafından sıradan ve yozlaşmış bir meta olarak değerlendirilmiştir. Nasıl ki Hollywood ya da Bollywood gibi kavramlar, sırasıyla ABD ve Hindistan ana akım sinemalarına karşılık olarak kullanılıyorsa, Yeşilçam da Türkiye’de ana akım sinemayı temsil etmektedir ve öyle ki, bugün bile büyük gişe başarısı kazanan popüler filmler, Yeşilçam geleneğinin devamı olarak değerlendirilmektedir.


Kaynakça

• WALTER BENJAMİN, PASAJLAR, YKY. 2008.
• Oskay, Ü. (1982). Çağdaş Fantazya, İstanbul: Der Yayınları 1982:185 Aktaran, Yrd. Doç. Dr. Özlem Güllüoğlu (bir kitle iletişim aracı olarak televizyonun popüler kültür ürünlerini benimsetme ve yayma işlevi üzerine bir değerlendirme)
• Critical Theory, Marxism and Modernity (Kellner, 1989a) Aktaran, Douglas Kellner, İletişim ve Kültürel Çalışmalar: Bölünmenin Üstesinden Gelmek
• Ayşen Gür. Türk sinema endüstrisi. Hürriyet, 27 Şubat 2005
• Berktaş, Esin. 1940’lı Yılların Türk Sineması, 2010, İstanbul.

             

Aynura Genç

1996 Adana doğumlu, Cumhuriyet Üniversitesi Türk Halkbilimi ve aynı zamanda Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi Radyo Televizyon programcılığı okuyor. Edebiyat, folklor, sosyoloji, antropoloji sosyal bilimleri ile ilgileniyor. Şiir okumayı seviyor fakat yazamıyor... Ağırlıklı olarak deneme ve makale; fırsat buldukça da masal türünde yazıyor... Daha önce Dokuz Kalem dergisinde yazdı. Ayrıca bir süre derginin yazı işlerinden de sorumlu olarak görev aldı.

Öncekiİnsan
SonrakiNe Oluyor Ya!?