Çeviri

Komünist Manifesto ve Sanat | Terry Eagleton

Komünist Manifesto, 19.yy’ın en etkileyici yapıtı olarak tanımlanmıştır. Burada Komünist Manifestonun pek üzerinde durulmayan bir etkisinden bahsetmek istiyorum, sanat üzerindeki etkisinden. Manifesto Rus devrimini etkilemesinin yanında, gelecekçilikten (fütürizmden) ve gerçek üstücülükten (sürrealizmden) tutun da 1968 Paris’inde çok önemli rol oynayan durumculuğa (situationism) (1) kadar, devrimci avant-garde sanatın gelişmesinde de çok önemli bir rol oynamıştır. Bir bakıma manifesto birçok yeni türden eserlerin üretilmesine rol modeli olmuştur. Zaten ‘manifesto’ fikri bir çeşit polemik mücadeledir ve bu yeni ajanda yaratma, mücadele etme yöntemi, sanatta değişim yaratmak isteyen avant-garde sanatçılar tarafından kabul görmüştür ve yeni manifestolar ortaya çıkmıştır. Bu manifestoları yazanlar devamlı kolektif çalışma ve üretme yöntemini benimsemişlerdir. Komünist Manifesto da Marx ve Engels tarafından, Komünistlik adına yazılmıştır.

Manifestoların dili, yapıları açısından yergici, ironik ve yüksek derecede aşağılamalarla doludur. Hatta bazen bunlar çocuksu dereceye varacak kadardır. Fakat bu bahsettiğimiz dil kullanımı öyle sıradan bir dil kullanımı değildir. Devrimci avant-garde sanatın dili, o tarihsel anın gerçekliğinin acilliğini içeren bir dildir. Ayağınızın altından akıp giden o tarihsel anı yakalayabilmek ve kayıt etmek için çok hızlı davranmalısınız, yoksa bir sonraki değişikliği yakalamak bir yana dursun, anlayamazsınız bile. Bu tarihsel manifestoları yazanlar, yalnızca o anı yansıtmak, olayı kültürel, sosyal, politik bir devrim gibi kayıt etmek isteyen kişiler değildir. Tam aksine, söz konusu manifestolar sanatın formunu, anlamını yeniden tanımlamak isteyenler tarafından yazılmıştır.

Bu sanatçılar politika ve sanat arasındaki engelleri kırmak açısından çok yenilikçi, devrimci yöntemler kullanmışlardır. Buna bir örnek vermek istersek; Bolşevik Devriminin üçüncü yılı kutlamaları esnasında, avant-garde tiyatro yönetmeni Meyerhold’un (2) (Breht’i çok etkileyen bir tiyatro yönetmenidir) Petrograd’daki oyununu gösterebiliriz. Meyerhold tüm şehri bir tiyatro sahnesine dönüştürüp, daha bir kaç yıl önce devrimin kendisine fiilen katkıda bulunmuş elli bine yakın devrimciye gerçek silahlar eşliğinde rol verip üç gün süren bir oyun sergilemiştir. Bu esnada diğer Avrupa ülkelerinde ve İngiltere’de yapılan şeyler bunun tırnağı olabilecek kadar yenilikçi değildir. Demek ki Komünist Manifesto, politik yaşamın haricinde sanatsal yaşama da ilham kaynağı olmuştur. Manifesto yeni bir edebiyat yapısı, yeni bir türdü; sözcüklerin aynı zamanda bir silah, bir savunma ve saldırı aracı olduğu bir türdü. Olayları yalnızca olduğu gibi yansıtan bir tür değildi, olaylara müdahale eden ve yapılanmasına, yenilenmesine yardım eden bir türdü. Bu tür, olayları yansıtırken değiştiren bir türdür ki, bunun klasik dönemdeki adı retoriktir. Komünist Manifesto, retoriğin saygıdeğer mirasından yararlanmıştır. Çünkü retorik bir şeyi açıklarken ona aynı zamanda müdahale eden bir yapıya sahiptir.

Şimdi bir edebiyat eleştirmeninin devrimci Komünist Manifesto’ya bakışına geçelim. Marx ve Engels Komünist Manifesto’da ‘Burjuvazi, iktidara geldiği her yerde tüm feodal ataerkil, kırsal ilişkileri parçalamıştır. İnsanları doğal efendilerine bağlayan sözde bağları hiç düşünmeden koparıp parçalamıştır, insan ile insan arasında, çıkar ilişkisinden, nakit ödeme bağından başka hiçbir ilişki bırakmamıştır. Dindar esrikliğin kutsal ürpertilerini de, şövalyece yüksek heyecanlarını da dar kafalı burjuva duygusallığını da, bencil hesapçılığın buz gibi suyunda boğmuştur.(3) Şimdi şunu sormak gerekiyor, Manifesto burada burjuvaziyi aşağılıyor mu? Yoksa göklere mi çıkarıyor? Cevap her ikisi de. Bu belirsiz yazı tonu, gerçekten orta sınıflara (burjuvaziye) diyalektik bakış açısıdır. Bununla Marksizm, çağında en devrimci sınıf olan burjuvaziye değer vermekle birlikte, onun aynı zamanda en baskıcı sınıf olduğunu da gözler önüne sermektedir. Marksist olmanın en iyi yanlarından birisi tabii herkesi rahatsız etmekten başka- birbiriyle çelişen olguları aynı zamanda en iyi şekilde anlatabilme özelliğine sahip olmaktır. Bunun en iyi örneği Komünist Manifesto’dadır.

Modernleşme, Avrupa’daki aydınlanma dönemi, bir elde her şeyin özgürleştirilmeye başlandığı, feodal yapıdan kurtulunmaya başlandığı bir dönem olmakla birlikte, aynı zamanda hiç bitmeyecek bir kâbus gibidir, bu dönemde burjuvazinin öne çıkmaya başladığı dönemdir. Bu yüzden Marx ‘tarihin tüm kâbusları, yaşayan beyinler üzerine bir ağırlık gibi çöker’ demiştir. Detayına inildiğinde Marx’ın yaptığı şey, tarihin içinde bir taraftan modernleşme çağı açan, öbür taraftan da baskıyı bu çağın aleti olarak kullanan şeyin merkezindeki mekanizmayı sorgulamaktır. Manifestonun dili iki yanı keskin bıçak gibidir. Marx manifestonun ilk bir kaç sayfasında burjuvazinin yapmış olduğu yeniliklerden bahsederken onlara üçüncü şahıs üzerinden hitap eder, bu bir anlamda saygılı bir dil gibidir, ama ne zaman ki burjuvaziyi yerin dibine sokar işte o zaman zamir değişir ve üçüncüden ikinci şahsa geçer, onlara direk söylem verir. Onları kendi içlerinde tam bir çelişkiye düşmekle suçlar, burada da kimin kimi kendisine muhatap alması gerektiğini öngören bir dil yapısı vardır.

karl-marx
Karl Marx (1818 – 1883)

Manifestonun dili, her sayfası çevrildiğinde sizi şaşkına çeviren bir dildir. Referanslarla doludur, bitmez tükenmez bir enerji kaynağıdır. Devrimci, hareket halinde olan, uluslararası bir sınıfın heyecanıyla çarpar yüreği ama ilk aşamada bu sınıf proletarya (isçi sınıfı) değildir, burjuvazidir. Yazılan diğer manifestoların aksine, bu manifesto tek taraflı bir polemik olarak başlamaz, bu önemli eserin ilk sayfaları burjuvaziye (burjuvazi için söylenen) yakılan sessiz bir şarkı niteliğindedir. Bu nedenden ötürü, kimse Marxistlerin burjuvazinin hakkını yediğini söyleyemez. Burjuvaziye verilen bu değer öyle boşu boşuna verilmiş bir değer değildir. Çünkü burjuvazi, hiç farkında olmadan kendinden sonra gelecek sınıfı ve sistemi yaratmaktadır; sosyalizmi ve işçi sınıfını. Öyle ki kapitalizm, hem maddi hem manevi yönden ‘kendi mezar kazıcısını’ desteklemektedir. Marx’ın Manifesto’da sosyalizmi, kapitalizmin sırtında seyahat ettirmesi, kapitalizme yapılan bir çeşit kötü şakadır, bir comedy-nova (yeni komedya)dır. Eğer gene edebiyat kavramlarıyla devam edersek; Manifesto’da ve Marx’ın diğer yazılarında burjuvazi tam bir trajik sınıf olarak gözler önüne serilir.

Çünkü geleneksel trajedide olduğu gibi, burjuvazi kendi kendisini aşar ve daha sonra kendisini bir hiçliğe, değersizliğe doğru çeker. Bunu ister istemez yapar, nedeni kendi içindeki dinamikleridir. Bunlar öyle bir devinime sahiplerdir ki, kendi içlerindeki doğal yasalara bile karşı gelen bir yapıdadırlar. Aynı önemli trajedilerde olduğu gibi, örneğin Faust’taki gibi, en üst noktaya geldiklerinde kendilerini yerle bir edecek dinamik yapıyı da birlikte getiriler, bunu yapmadan edemezler, çünkü kendi şehvetli arzuları kendilerinin sonunu hazırlayan ulaşım noktalarıdır. Burjuvazinin ürettiği yenilesi güzelim meyveler, ağızlara konulduğu anda kızgın ateşe dönüşüverirler. Manifestonun içerisindeki ironilerden en önemlisi, düzensiz, kontrol dışı ve yıkıcı olan sınıfın söylendiği gibi işçi sınıfı değil, tam tersine düzeni kontrol altında tutan kapitalist sistemin ta kendisi olmasıdır. Burada Walter Benjamin’in sözlerine kulak vermek gerekir: ‘Devrim bir kaçış treni değildir, tam aksine hareket halindeki trende, içindeki yolculara, tarihe zarar verecek olan kontrol dışı olan kapitalist sisteme uygulanan acil frendir’ (trenin kontrolünü ele geçirmektir).

Marx, Manifesto’da adına politik düzen denilen, şaşılacak derecedeki çarpıntılı, anarşik yapının anatomisini çıkarır. Sistem için inşa edilmiş yapının içindeki, uygarlığın düzen yaratma ve düzen yaratırken meydana çıkardığı ölümcül yıkıcılığı gözler önüne serer. Bunu başka bir yönden Marx’in memleketlisi Freud’da yapar. O da, sözde uygarlık kurma çabasının, bir anlamda kendi kendisini imha etme özelliğinin olduğundan bahseder. İşte Marx’ın Manifestoda bahsettiği, bu bağımsız politik düzen, otorite, öyle bir şey ki, kendi içinde kendi öz kanun- larını hor gören, içinde yıkıcı bir başkaldırıya sahip olan ve gücünü sonsuz bozulmamış bir arzudan alan bir şeydir. Bu bir çeşit Faustiyan arzudur; ne zamanki arzulamayı, daha yükseğe erişmeyi bıraktı, o zaman kendisi bitmiştir. Onun arzusu ise tüm dünyayı bir lokmada yutup gitmekten, her şeyi kontrol altına almaktan başka bir şey değildir. İşte ironi de kendisini tam burada yeniden gösterir. Çünkü o arzu, kendi kendisini yapan, var eden, onun olmasının ana nedeni olan karşıtını yok etme isteğidir. İşte bu yüzden Marx kapitalizmin kendi kuyusunu kazdığını söyler.
Marx için, sözde para canlısı, uyanık ve pragmatik uygarlıktan daha gerçeküstü, daha ucube, fantezi ve göz aldatıcı olabilecek hiç bir şey yoktur. Aynı şekilde onun gözünde dünyanın en büyük büyüsünün de para olduğu gibi.

Gene edebi yönden bakarsak, bu yapıt birbiri arkasına gelen paradokslarla doludur (çelişkilerle). Bu yalnızca burjuvaziye bakış açısıyla değil, onun kendi düzeni içindeki düzensizliğinin, bir çeşit gizemli kaos oluşunun ve bunların hepsinin ötesinde kendisini yok edecek, mezarını kazacak olan sınıfa gebe oluşunun paradokslarıdır. Fakat kapitalist sınıf kendisinin sonunu hazırlayacak duruma engel olabilecek güce sahip değildir. Çünkü kendi doğası gereği, kendisini yerle bir edecek ortamı yaratacaktır. Marx’a göre modern tarih, tarihi bir dizi ironiler tarihine çevirmiştir. Eğer buna edebi eşdeğerler, örnekler verecek olursak, burjuva Dr. Frankestayn’ın içinde bulunduğu sosyal çelişkileri gösterebiliriz. Burada burjuvazi kendi elleriyle yaratığı şeyden dehşetle korkmuştur. Manifestoyu bir çeşit gotik korku romanı gibi görmek istersek, Kapitalizmin egemenliğindeki canlı emek, kapitalizmin elinde bir üretim aracı olarak ölü emeğe dönüşür, bunun adı da sermayedir. Kapitalizm kendisine can veren kanı bu ölü emekten alır. Yani edebî yandan, işçi sınıfı Frankestayn’nın yarattığı ‘canavar’ ve burjuvazide Drakula’nın ta kendisidir.

eric-hobsbawm
Eric Hobsbawm (1917 – 2012)

Manifestoda tarihsel incelemeden, korku romanına, politik retorikten, savaş çılgınlığına ve hatta içinde bilim kurgu unsurlarının bile bulunduğu karmaşık edebiyat türlerinden oluşmuş bir yazıyla karşılaşırız. Eric Hobsbawm, 1848’li yıllardaki burjuvaziye ve onların küresel başarılarına, geldikleri aşamaya, Marx ve Engels’in çok cömertkâr olduklarını hatta abarttıklarını işaret eder. Öyle olmasına rağmen, Hobsbawm şuna işaret eder ki, o da, Komünist Manifesto’nun burada bize anlattığı, burjuvazinin tam anlamıyla olgunlaştığındaki erişeceği noktadır. Yani, Manifesto bize burjuvazinin o anki görünümünün tarifini yapmamaktadır, ama gelecekte nasıl olabileceğini ifade etmektedir. Burada sanayici kapitalistlerin, kendi potansiyellerini tam anlamıyla doldurduklarında, olgunluğa eriştiklerindeki durumlarının resmi çizilmektedir, onların geleceği tahmin edilmektedir. İsterseniz bunu tarihsel bir roman gibi düşünebilirsiniz, birazcık değiştirilip düzenlendiğinde gerçeğe daha da yakınlaşacaktır. Ve şunu unutmamak gerekir ki, tarih arada sırada düzeltilmesi gereken şeylerden bir tanesidir (tabii etrafta düzeltilmesi gereken çok şey var ama). Hatta tarih öyle saçmalıklarla ve üzerinde durulması gereken olaylarla doludur ki bizleri şaşkına çevirir. Örneğin; Henry Kissinger’in Nobel Barış Ödülünü alması ya da Korsikalı bir subayın (Napolyon) dünyanın yarısını fethetmesi gibi ya da Gürcistanlı bir köylünün (Stalin) milyonlarca insani ölüme göndermesi gibi.

Manifesto bir bakıma bir kurgudur (fiction). Bu onun gerçekçi olmadığını mı gösterir? Hayır, tabi ki göstermez. Macbeth’in gerçekçiliğinden daha az gerçekçi değildir. Kurgular, gerçekçiliğini göz ardı etmek zorunda değildir, başka gerçekliklerin olduğunun da farkındadırlar. Örneğin, bir roman bize Donald Rumsfeld’in acımasız, aşağılık bir cani olduğunu söyleyebilir ve bu bir gerçekliktir, hatta Richard Nixon’dan bir alıntı yapıp bunu kanıtlayabilir de. Ama genel anlamda bakarsak, kurgular, gerçeklikleri kendi moral ve hayal güçleri doğrultusunda yoğururlar ve hakikatler orada sırf hakikat oldukları için, kendi kendileri için vardırlar.

Komünist Manifesto’da birçok tarihsel çözümlemeler vardır, fakat onlar orada sırf olmuş oldukları için bulunmamaktadırlar, onlar manifestonun retorik stratejisinin bir parçasıdırlar. Örneğin manifesto bize, ‘dünyanın bütün işçileri birleşin, çünkü zincirlerinizden başka kaybedecek hiç bir şeyiniz yok’ dediğinde, bunun tam tamına bir gerçeklik mi olduğunu düşünmeliyiz? Hayır, bu kelimesi kelimesine bir gerçeklik değildir. İşçi sınıfının belli koşullarda kaybedecek birçok şeyi vardır, örneğin hayatları. Bu dil kullanımı yanlış değildir, ama ilk aşamada kelimesi kelimesine somut gerçeklik olarak da algılanmamalıdır, çünkü ne gerçeklikten uzak ne de gerçekliğe tam anlamıyla yakındır. Öyleyse bu beyanatlar alışılmamış bir niteliğe sahiptirler. Çünkü buradaki ifadeler, gerçekliği tam tamına yansıtmak amacıyla söylenmiş betimlemelerden ziyade şu an belki gerçek olmayabilir ama ileride gerçekleşebilecekleri de göz ardına atılmayan ifadelerdir. Yani tam garantisi olmayan ama olma olasılığı çok yüksek olan ifadelerdir. Eğer ikna olursan ve bu söylenenlerin doğrultusunda belli eylemlere kalkışırsan, söylemler gerçekliklerine kavuşabilirler. Onlar, kendilerinin gerçekleşmesini sağlayabilmek için, uygun koşulların oluşturulabilmesi için oradadırlar. Onların gerçekliği politik gelecekte yatmaktadır. Bir örnek daha verecek olursak, manifesto ‘bütün tarih, sınıf savaşımlarının tarihidir’ der. Yani geçen çarşamba, elimin arkasında ben hiç fark etmeden oluşan ve kaybolan küçük sıyrıkta mı sınıflar savaşının tarihsel bir olayıdır? Bunu İspanya İç Savaşı’yla ya da Britanya’daki kadınların oy hakkı mücadelesiyle bir tutabilir miyiz? Tabii ki hayır (ama sabahın üçünde uyurken bir polis baskınıyla uyanıp kafam yarılırsa farklı olabilir).

Şimdi, daha önce bahsettiğim, sosyalizm için bir anlamda kapitalizm gerçekten zorunlu mudur? Konusuna değinmek istiyorum. Bunun doğru olmadığını biliyoruz ve Lenin de, sosyalizmin böyle bir ön koşula ihtiyacı olmadığını, sosyalizm için bir ulusun mutlaka kapitalist olmasına gerek olmadığını biliyordu. Ama yine de, sosyalizm için, bir yerde kapitalistin ve kapitalist sistemin olması gerekli midir, sorusu da sorulmalıdır. Marx bu konu hakkında çok düşünmüş gibi, ama düşünceleri her zaman çok açık değildir, yani bu konu hakkında yanlış ta olabilir. Ama bunun anlamı, sınıf sisteminin sefillik ve eziciliği sosyalizmin meşru koşullarının doğması için kayıtsız şartsız ön koşul olmalıdır da değildir. İşte bu yüzden, bana göre, Marksizm trajik bir yapıya sahiptir ve bu Marxistler tarafından pek göz önüne alınıp tartışılmamıştır. Bunun anlamı Marxistlerin bu trajedinin tarih için hayırlı bir sonu olmadığına inandığı değildir. Tam aksine bu trajedinin sonu tarih için çok olumludur. Bir trajedi mutlaka kötü sonla bitecek diye de bir kural yoktur.

Her ne olursa olsun, sınıf sistemi sonunda kendisini sosyalizmde bulsa bile, Marxistlerin, ‘Eğer sınıf sistemi hiç olmasaydı daha iyi olmaz mıydı?’ sorusunu sormalarında da hiç sakınca yoktur. Çünkü insanlık, o tarihi noktaya erişene kadar cehennemin içinden geçerek gidecektir. Bazılarımız belki de, bizleri bir noktadan alıp öbür noktaya götürecek olan bu tarih treninde, uğrunda ölünesi yolculuğun son durağına erişecektir. Ama milyonlarca insan da, sınıf siteminin acımasız çarkları arasında ezilip parçalanacaktır. Eğer birçok hayat bu yolda feda edildiyse, edilecekse, karamsarlığı bir kenara atmış, heyecanla ve neşeyle bu güzel yolculuğu bekleyen devrimciler için, şunu söylemek gerekir. Her şeyin ötesinde sosyalizim dengesiz karamsarlık değil, kendine hâkim geleceğin ta kendisi, gerçekliğidir.


İngilizce’den Çeviren: Ü. Kemal Yıldız (Esrar Dergisi, Sayı 8, 2012)

ÖncekiThe Amulet Temple
SonrakiVakit Güz