Öykü

Kerevizle Konuşmalar

Bizim oralarda zemini Mars kırmızısı laminantlara heba edilmiş uçsuz koridorlar var. Aslında bizim oralar bile değil belki. Oralarda bir yerlerde, bir açık hava hapishanesinde -Seine kenarında olmasını tercih ederdim elbette- martıların onuru incinir diye bakmaya cesaret edemediğim denizlerin kısa ve acıklı gülümsemelerini duyar gibi olduğum akşam üzerlerinden biri. Duvarlar, labirentlere övgüdür diye düşünüp başımı göklere teslim ediyorum. Gözlerim Turgut Uyar’ı hayal kırıklığına uğratıyor. Ben böyle zamanlarda kendimi, Zizkov’da leş gibi sigara kokan bir kenar mahalle bistrosunun orta yerinde unutulmuş ve hatta gövde cilası yer yer kazınmış, akordu kaçık bir duvar piyanosu gibi hissediyorum Kereviz.

Söylesene bana, neden göklerle aram açıldı? Yani çok değil bir kaç hafta öncesini anımsıyorum, akşamlarında zeytin ağaçlarının nefesini şarabıma katık edebildiğim dağ başlarında mıydım neydim; gökyüzüne karşı dağdan devşirdiğim üç ağaç ile şiirler karalayabilirdim. Şimdi bakıyorum da: tavanı maviye boyamış, gök diye kakalamaya çalışan bir Galata Kulesi, gardiyan. Bacası yok, dumanı üzerimize battaniye olmuş kubbemsi bir şey sarılmaya çalıştığım. Oysa ne kuleler bilirim ben, öksüre öksüre ağladığım dibinde. “Hadi şimdi de, burada da ağla büyük adam! Ağla hadi, hodri meydan!” diye haykırıyor saçlarından salınan kokuları ciğerime dolasıca kadınlar. O kadınlar yok mu Kereviz… O kadınlar… Bozkırlara falan kaçmıştı birisi, çok özledim. Nasıl da sarılasım gelmişti bir bilsen… Keşke senin de kolların olsaydı Kereviz.

Bozkırda yiten bir başka kadını daha özlüyorum. O da bana böyle yemekler yapardı. Hem o, bu sermayeci köpeklerden daha lezzetli yapardı. O yittiğinden beri hiç elma şekeri yemedim Kereviz. Bozkırda hiç bisiklet de sürmedim.

Yalpalayarak koşmak istiyorum, dün İlhan Berk’in evde olmamasının sebebi dağlarda, yalınayak. Sonra şu özlediğim kadınlar bir gelse diyorum. O zaman yaşamak nedir hatırlarım diyorum. Aslında kimi zamanlar -“Kırık Kalpler Durağı”nın yalnızca aleni bir şarkı değil aynı zamanda ismi “Gümüşlük” diye anılan sıcak bir Bodrum beldesinde, tarifeli otobüslere binmek için beklenen bir durak olduğunu da anımsayabildiğim zamanlar çoğunlukla- onlara dokunabiliyorum.

Bol kepçeden atılmış kuşlar gibi özgürüz. Terasın üstü yıldız tarlası ve ben bu sabah üç ağaç saydım karşıda, şiirdi. Yaşamak neymiş duyumsadım:

 

“yaşamak, karşıdaki mor

 dağların alacasında

 beni beklediğini sezdiğim

 mor yaş(a)maklı o peri kızına

 sunulmuş bir kadeh şiirdir.

 

 -afiyet olsun.“

 

Evet, belki uyanıp da karşıda üç ağaç sayınca soluğumun farkına varıyorum ama bu şehirde geceleri üç koyun saysam bile deliksiz uyuyamıyorum Kereviz. Uykusunda konuşanları kabul edebilirim fakat ben uykumda ölüp ölüp diriliyorum ve rüyaların masumiyetine hâlâ inanabiliyorum. Böyle durumlar için ada çayı ve mastürbasyon öneriyor doktorlar. İnsanlar olup bitene dahil olmadan, mezarlarında yatanlara rahat uyusun diye Andersen’den masallar okuyan ölü sevici mezarlık bekçileri gibi, ne çok şey öneriyor! İyi ki sen insan değilsin Kereviz.

Bak önermek deyince… Sevmelerin şarapla iyi gittiği bir köydeydim yine. Elini vücudum hizasında paralel tutup, çakralarının enerjisiyle kolesterol problemimi sezebildiğini iddia eden eski bir sinemacıyla tanışmıştım. Yanımda başka taş taşıyıcıları da vardı. Herkes, adamda doğaüstü bir şeyler olduğuna inanmıştı. Tek derdi, Sisifos’la aralarını iyi tutamamak olan bu insanların kimine seks, kimine şifalı taşlar, kimine ise yağsız yemekler öneriyordu adam. Bana ise bu Mars kırmızısı koridorlardan, bu Galata’nın gardiyanlığından, bu insanların kedilerin kulaklarına Edip Cansever fısıldamayışlarından kaçmamı salık verdi.

O an, o üç ağaca söz verdim Kereviz: Şu canına yandığımın toplumunun geri kalanına ihtiyaç duymayacağım kadar çok aşık olacaktım birine. Zeytin diplerine gömülü anamdan, bozkıra sürgün beyazlardan, şu denizlere bakışımı çekemeyen martılardan bir harman bulacaktım; Rosario güneşinde kurutulmuş büyükçe bir guanoya sarıp, ıslak bir öpücükle yakacaktım ucunu. İsa kadar yükseğe ve rahmetli Bay McCandless kadar Alaska’ya varıncaya dek takılacaktım. Dumanı rahatsız etmeyen o kubbemsi şeye sarılacaktım. Alıp onu koynuma Konstantin’in şehrinden kaçacaktım.

Hâlâ göklere bakamıyorum. Şu kırmızılıktan korktuğum kadar, ölü yıkayıcılardan korkmuyorum. Bu kadar gevmem sözleri ağzımda, şu kırmızı yalnızlığı yok saymak için… Af buyur sen de, kafanı şişirdim gece gece. Ama biliyor musun Kereviz, sen başkasın! İnsanlar sen gibi susup dinlemiyor beni. Onların hep bir derdi olur. Sabahları ütülü gömleklerinin üzerine ipek kravatlarını takıp, binlerce liralık alüminyum israflarının direksiyonunda, ağzında fil penisi kalınlığında purolar tutan patronlarının götlerini diğer çalışanlardan bir kaç dakika erken yalamak için devinip dururlar. Sıkışan trafikte, sırf egzozlarından dışkılanan petrolün çıkarıldığı coğrafyada doğdukları için öldürülen masum çocukların sayısını radyodan öğrenir; böylelikle kafalarının işe geç kalma endişesinden arınmasını sağlarlar. Tüm bunları zamanında yapabilmek adına erken uyanmaları lazımdır. Bu yüzden geceleri benimle şiir toplamaya gelemezler Kereviz.

Sense bu akşam derdime ortak olarak beni mutlu ettin. Yine de böyle neşeli göründüğüme bakma. Yalnızca gülerken beliren bu gamzelerin çok daha derinleri ve hiç yok olmayanları, yalnızlığımlayken görünür oluyor yüreğimde.

Neyse, bırakalım bu lakırtıları… İtiraf etmeliyim ki çok açım ve aslında seni ilk sipariş ettiğimde amacım tamamını mideme indirmekti. Üstelik kerevize bayılırım Kereviz. Ama seninle konuşurken sana dair sevdiğim şeyin, lezzetinin sığ hazzından çok daha öte olduğunu fark ettim. Ben, insanların çoğunlukla yaptığının aksine sevdiklerimi tüketmeye kıyamıyorum Kereviz.

Bırakıyorum, onlar beni yiyip bitiriyor.

Şimdi, ben bu akşamı birkaç sigara ve biraz şarapla geçiştiredurayım; sen keyfine bak. En lezzetli yerim boynumdur, çekinme ısır hadi Kereviz.

 

 (Kerevizle Konuşmalar, Alfabe Fanzin, Sayı 8, Umut Tugay Temel)

             

Umut Tugay Temel

Film, animasyon, ses, durağan görüntü ve içerik üretir. İzmirlidir. Başlıca ilgi alanları müzik, edebiyat, sinema ve sanatla az ya da çok alakalı her şey olarak özetlenebilir. İlk öyküsü “Rostam’ın Ağacı”, Hişt Hişt Genç Sait Faik Öykü Yazma Yarışmasında Türkiye ikinciliğine layık görülünce öyküye ağırlık verdi. Alfabe ve Peyniraltı Edebiyatı başta olmak üzere çeşitli süreli yayınlarda öyküler ve şiirler yayımladı. RadyoVesaire’de “Geyikli Gece”, Radyoksit’te “Kedilere Fısıldayan Adam” ve “At Hayvanı” yaptığı radyo programları arasındadır. Vakt-i zamanında, Bilgi Üniversitesi Yaratıcı Yazarlık Kulübü'nün başkanlığını yürütmüş, Poedat Felsefe Kolektifi ile çalışmış, Poedat Dergisinin kurucu kadrosunda yer almış, Evdeki Saat isimli alternatif müzik grubunda bas gitar çalmış ve Atla Deve Prodüksiyon'u kurmuştur. Ama o işler hiç de öyle süt liman gitmemiştir. *** Hâlâ adam olamamıştır.

ÖncekiBiraz Türk Adam Orda
SonrakiSaat Kaç?