Öykü

Kapı

Mahkûmların bir kısmı avluda voltalıyor, bir kısmı ise belli yerlerde öbekleşmiş zar atıyor veya dertleşiyordu. Her zamanki havalandırma, avluya çıkma saatiydi. Derken çok ilginç bir şey oldu: hapishanenin dışarıya açılan kapısı büyük bir gürültüyle açılmaya başladı. Gardiyanlar beşerli ayrılmış kapının sağ ve sol kanatlarını birbirinden ayırmak suretiyle kapıyı açmaya çalışıyorlardı. Bir hayli ağır olsa gerekti çünkü kapının tamamen açılması yarım saati bulmuştu.

Kapı tamamen açıldıktan sonra başgardiyan mahkûmlara uzaktan gülerek baktı ve diğer gardiyanlarla birlikte müdürün odasına doğru yollandı. Mahkûmlar olayı anlamaya çalışıyordu. Kapı ardına kadar açıktı! Ne yani af mı çıkmıştı? Yoksa bu büyük bir şaka mıydı?

Mahkûmlar kapıya doğru ağır ağır yürümeye başladı. Herkes bir şeyler geveliyordu kimine göre af çıkmıştı, kimine göre ise bu bir şakaydı.

Diğer taraftan müdürün kapısı çalındı, içeri önce başgardiyan ardından da diğerleri girdi. Başgardiyan baş selam verdikten sonra: “Müdürüm emrettiğiniz gibi kapıyı sonuna kadar açıp öylece bıraktık.” Müdür yüzü pencereye dönük, ellerini arkasında kavuşturmuş küçük bir kaplumbağanın kabuğuyla oynuyordu. Yüzünü dönmeden cevapladı: “Tamam Hurşit, sağol! Askerlere de söyle kulelerden insinler, ben durumu komutanlarına bildiririm.”

Başgardiyan özensiz bir baş selamı verdikten sonra odayı terk etti. Müdür kalan gardiyanlara dönerek müstehzi bir ifadeyle süzmeye başladı, yüzünde çocuksu muzipliğin izleri vardı. Kaplumbağa kabuğunu masanın üzerine bıraktı, ceketinin iç cebinden çıkardığı tabakasından bir sigara yaktı. Gardiyanlara tabakasını uzatırken “Sevgili arkadaşlar Profesör Necdet Dinçdimağ’ı hepiniz duymuşsunuzdur herhalde; kendisi büyük bir bilim adamıdır, üstelik benim ilkokuldan da arkadaşım.” Bunu dedikten sonra her gardiyana bir dal sigara vermenin anlamsız memnuniyetiyle tabakasını cebine koyarken “Duymadınız mı hiçbiriniz? Hani meşhur bir bardak deneyi vardır. Kastıralıdır ayrıca!”

Gardiyanların bilmezlikten doğan sessizliğini içlerinden biri bozarak: “Hayır müdürüm haberimiz yok böyle birinden.”

Müdür derin bir nefes alıp: “Neyse ziyanı yok, bugün kapıyı açtırmamın sebebi de onun isteği üzerinedir.”

Gardiyanlardan en genci meraklanarak: “Nasıl yani müdürüm, deney mi yapacağız?”

Müdür koltuğuna kurulup, ayaklarını masaya uzattı: “Onun gibi bir şey! Hele bir Necdet gelsin.”

Gardiyanların sigaralarından duman altı olan odaya biraz sonra başgardiyan girdi. Selamını verdikten sonra: “Müdürüm askerleri kuleden indirdim. Onlar da kapı önündeki arkadaşlarını alarak kışlanın yolunu tuttular.”

Müdür ellerini ovuşturup “Oh! Oh! İyi! İyi! Söyleseydin ikinci bir emre kadar gelmesinler diye!”

“Söyledim müdürüm.”

“Aferin”

Başgardiyan topuklarını birbirine daha sert vurarak selam verdikten sonra diğer gardiyanların yanında yerini aldı. Mahkûmlar kapıya yaklaşmıştı iyice. Hatta kimisi kafasını kapıdan çıkarmaya cüret etmiş, cezaevinin ortasından bulunduğu ıssız araziye öylece bakıyordu. Ufka gözlerini sabitlemiş mahkûmu biri belinden tuttuğu gibi iki-üç adım geriye attı. Müdahil mahkum, arkadaşını sertçe iterek: “Keriz misin lan! Bunlara güven olur mu? Haybeye açmadılar ya kapıyı!” Mahkûm şaşkınlıkla “Ama nasıl?” diye sordu. Şüpheci mahkûm kalabalığa dönerek: “Arkadaşlar, kapının açılması af demek değildir, bu bir şaka da değildir, emin olun duvarın ardında gizlenmiş askerler var! Ve çıkanı vurmakla vazifeliler!”
Kalabalıktan biri: “Peki kapıyı neden açtılar ya da neden bizi bu şekilde vurmak istesinler ki?” Şüpheci mahkûm sesini daha da yükseltip: “Kapıyı açık bırakıyorlar ki; çıktığımız an bizi vursunlar! Dışarıda vursunlar ki; suçlu olmamak için kaçarken vuruldu desinler! Anlayın işte devlet mahkûm besleyemiyor artık.”

Kalabalıkta bir uğultu olmaya başladı, her kafadan bir ses çıkıyordu. İçlerinden biri şüpheci mahkûma yaklaştı: “Sen okumuş adamsın, akıllısın da; ne yapalım bize bir akıl ver!” Doğruydu. Şüpheci mahkûm, ülkenin en iyi üniversitelerinden birinde parlak bir öğrenciyken bazı siyasi olaylara adı karıştığından soluğu burada almıştı.

Şüpheci mahkûm kendisine akıl danışılmasının verdiği gururla: “İsyan çıkaracağız!” Kalabalıktan bir ses: “Niçin? Kapı açık olduğundan mı?”

“Evet! Kapı açık olduğu için! Çünkü kapının açık bırakılması mahkûmların yok edilmesi için oynanan kirli bir oyundur!”

Kalabalıktan biri: “Ama isyan edersek vurmaları için haklı sebepleri olmaz mı?” Şüpheci mahkûm alnına vurarak: “Tabi ya! Doğru dedin!”

“Peki, o zaman ne yapacağız?”

“Ölüm orucuna başlayacağız! Açlıktan ölmemize müsaade edemezler!”

Kalabalık, şüpheci mahkûmun önerisini tatbik etmek için oldukları yere çökerek ölüm orucuna başladı. Kapının yakınına oturdular ki mücadelelerinin ehemmiyeti anlaşılsın!

Oruca öğleden sonra başladılar. İlk saatlerde herkes direndi, inatla hayatlarına kasteden düzene karşı mağrur bir şekilde oturuyorlardı. Zaman geçtikçe zayıf olanlar uzanmaya daha doğrusu yere serilmeye başladı.

Müdür camdan durumu izlerken başgardiyanı çağırdı “Hurşiiittt! Git şu salaklara sor, ne yapıyorlarmış!”

Hurşit birkaç dakikaya müdürün yanına dönüp: ”Ölüm orucu tutuyorlarmış müdürüm!”

“Sebep neymiş?”

“Kapının kapanmaması.”

“Nasıl yani?”

“Efendim durum şöyle: Bu ölüm orucu fikri hani şu siyasi suçlu var ya onun başının altından çıkmış.” Müdür eli çenesinde düşünerek odasının içinde dolanmaya başladı: “Hurşit, kapının kapanmamasının ne zararı varmış? Ne dediler?”

“Müdürüm, kapıyı açarak mahkûmları kaçmaya teşvik ettiğimizi ve kaçarken vurarak hepsinden kurtulacağımızı düşünüyorlar.”

Müdür hafif bir gülümsemeyle “Vay salaklar vay! Ulan heriflere kapıyı açıyorsun, çıksınlar diye! Cık! Cık! Cık!”

Hurşit tebessümle “Doğrudur müdürüm, öyle!” dedi. Müdür kapının önündeki kalabalığa bir kez daha baktı; kimisi ayakta, kimisi yere oturmuş ya da serilmişti. Müdür bu orucu bozmanın yolunu biliyordu, yemekler mahkûmların beş adım arkalarında kurulacak kazanlarda yapılacaktı. Aşçılara emredildi, kazanlar kuruldu ve yemeğe başlandı.

Arkadan güzel kokularla birlikte, kapının kapanması için ölüm orucu tutanlarda yavaş yavaş çözülmeler başlamıştı. Önce çok aç olanlar ve iradesizler sürünerek oruçlarını bozmaya yöneldiler, ardından diğerleri. Günler geçtikçe ölüm orucundakiler azalıyordu. Eylem manasını yitirmeye başlamıştı, şüpheci mahkûmun aç karna çektiği nutuklar artık fayda etmiyordu.

Mahkûmlar kendilerince haklıydılar, durum aslında çok basit ve umutsuzdu; öncelikle kapının açık olması çıkıp gidebilecekleri manasına gelmiyordu, ayrıca çıksalar bile vurulmayacaklarının garantisi var mıydı? Ve işin en acıgülünç (trajikomik) yanı; çıksalar nereye gideceklerdi, en yakın yerleşke yüz km. uzaktaydı! Bu sebeplerden ötürü neredeyse hiçbir mahkûm ne kapıyı ne de ölüm orucunu umursamayı gerekli buluyordu.

Takribi 15-20 gün sonra açık kapının önünde açlıktan bitkin bir halde bizimki öylece yatıyordu. Artık herkes acıyordu ona! Sonraları gelen Profesör Necdet Dinçdimağ, “Özgürlüğün bazen istenemeyebileceği” hipotezini ispat etmenin verdiği sevinci bir kenara bırakmış, açlıktan ölmek üzere olan şüpheci mahkûmu ikna etmeye uğraşıyordu. Vazgeçmeliydi, çünkü artık hiçbir şeyin önemi yoktu! Açlıktan ölmek üzere olan biri varsa, ne özgürlüğün ne de kapının önemi vardı!

Ama şüpheci mahkûm bütün ısrarlara rağmen yerinden kıpırdamadı, ezilenleri düşündü sömürülenleri… Ebediyete kadar bitmeyecek adaletsizlikleri, kavgaları… Belki de yaptığının manasızlığını çoktan anlamış, yaşayabilecek manalı bir sebep bulamadığından böyle bir intiharı tercih etmişti!

Takribi bir ay olmuştu, yerde hareketsiz yatıyordu. İlginçtir, müdür zorla yaşatılmasını istememişti! Belki gaddarlığından, belki de merhametinden…

Son günlerinde neredeyse bütün mahkûmlar, gardiyanlar ve müdür zavallıyı oruçtan vazgeçirmeye uğraşıyordu. Ama kimse duyduğunu ya da anladığını zannetmiyordu! Durum yukarıdan bakıldığında çok tuhaftı, açık bir kapısı olan bomboş arazi ortasındaki cezaevi, girişte açlıktan ölmek üzere olan bir adam ve onu öylece izleyen kalabalık! Nitekim o an üzerlerinden geçen bir kuş olanlara bir anlam veremedi.

Akşama doğru Prof. Dr. Necdet Dinçdimağ mahkûmun yanına geldi; üzerine eğildi, nefes almıyordu. Zayıflıktan kuru bir tümsek haline gelen göğsünü dinledi, tık yoktu. Müdüre dönerek: “ Yaa! Recai, işte sen böyle bilimsel çalışma yap; birisi ölerek seni olası sevincinden mahrum bıraksın!”

Müdür Profesörün omzuna elini koyarak: “Haklısın azizim iyilik yaramaz bu millete! Ne güzel uygulamalı felsekoloji yapacaktık, ama anlamazlar ki!”

Hurşit anlamasa da karışmalıydı: “Doğrudur müdürüm!”

Müdür tabakasından bir sigara çıkarıp Profesöre verdi, bir de kendine aldıktan sonra Hurşit’i yanına çağırarak: “Hurşit, leşi kapının önüne atın; ardında kapıyı kapatın!”

“Emredersiniz müdürüm!”

Başgardiyan Hurşit mahkûmlara dönerek: “Dördünüz gelsin!” Öne çıkan dört kişi ölüyü dört uzvundan tutup açık kapıdan çıkarak takribi yüz metre öteye cesedi bırakıp dönerlerken, rahmetlinin bahsettiği, duvarın arkasında pusuya yatmış askerleri görmediler. Birkaç küfür harici bir şey demediler, bu küfürlerin de kime ve neye edildiği belli değildi.

İçeri giren mahkûmlara kalabalıktan altı kişi daha katılarak, kapıyı kapatmak için kapının iki kanadına beşerli geçip, zorlanarak da olsa üstlerine kapıyı kapatabildiler. Kapının kapatılmasının ardından kalabalıkta derin bir rahatlama ve sıradanlığa dönmenin verdiği mutluluk kendini gösteriyordu.

Müdür olanlardan memnun bir tavırla: “Görüyorsun ya azizim, işte felsekoloji budur! Heriflere kapıyı açtım kaçmadılar, daha doğrusu çıkmadılar, bilakis kapatmamı istediler, bunun için ölüm orucuna başladılar! Ben de kapattırdım en sonunda, hem de onlara! Hahahaaaaaha! Ne dersin bu işe!”

Profesör düşünceliydi, kendi sessizliğine dayanamadığından: “Peki kim kazandı? İstediklerini yaptırdıkları için onlar mı? Yoksa onlara istediğini istettirerek yaptırdığın için sen mi?”

Müdür sigarasından derin bir nefes alarak: “Ne benim ne de onlar!”

“Peki kim?”

“Aşçılar…”

“Nasıl?”

“Çok basit; aşçılar artık bir boğaz daha az doyurmak zorundalar! Tabi, bu onların fark edemeyeceği kadar manasız bir değişim.”

“Haklısın ama bu bir kazanç sayılır mı?”

“Belki de.”

Müdür elini profesörün omzuna atarak: “Gel, iki çay içerken bu mevzuyu uzun uzadıya konuşalım!”

Müdür ve profesör giderlerken müdür birden geriye dönerek: “Hurşit! Askerlere de söyle, yerlerini alsınlar!”

“Emredersiniz müdürüm!”

Profesörün aklı bir hayli karışmıştı “Vallahi Recaicim, ‘Felsokoloji’de Teori ve Pratik’ diye kitap yazdım, deney tasarladım. Ama sonuç menfi!”

“Üzme kendini, müspet çıktı sonuç sen bana güven ya! İstenmeyen Özgürlük diye bir şey varmış işte gördük, kapıyı açtık kimse çıkmadı değil mi?”

“Doğru, Haklısın.”

İki adam bir odada çay içmenin vereceği anlamsızlığa doğru yürürken; güneşin batışı, ardına saklanacak bir yükselti arar gibiydi kapının ardındaki uçsuz bucaksız düzlükte.

             

Doğuhan Dağ

1986 yılının 9 Ocağında Sivas'ın Kangal ilçesinde doğdu. Aslen Kırşehir Akçakent'lidir. Çocukluğu muhtelif yerleşkelerde geçti, bu sebepten kendini bir yere ait hissedemedi. Ama en çok Çorum'un Osmancık ilçesini sevdi. Üniversite yıllarını Sivas Cumhuriyet Üniversitesinde Antropolojiyle geçirdi. Mezun olmasına rağmen hayatının yarısı Antropoloji, diğer yarısı da muhtelif amaçlar içindir. Edebiyatla münasebeti fazla eskiye gitmez (8-9 yıl). Masal Fanzin'de "Ölü Cenin" ismiyle yazmışlığı vardır. Yazmayı, okumayı, koşmayı ve bisiklete binmeyi sever.

ÖncekiGazete
SonrakiBir Garip Yazı