Gezi

İran | Birinci Bölüm

Üç bölüm halinde anlatacağım İran gezisi 16 gün sürmüştür. Tahran’da başlayan seyahat; sırasıyla Tebriz, İsfahan, Yazd ve Şiraz şehirleri ziyaret edilerek tekrar Tahran’da sona ermiştir. Şehirlerde hiçbir zaman otel ya da benzeri para karşılığı konaklama imkânları kullanılmayıp, mümkün olduğunca yerel insanlarla tanışmak ve mümkünse onların evinde misafir olmak hedeflenmiştir. Seyyahlar bu satırların sahibi ve kız arkadaşı Johanna’dır.

İran 75 milyonu aşkın nüfusuyla ve Türkiye’nin yaklaşık iki katı boyutuyla, bulunduğu coğrafyanın en büyük ülkelerinden biri. Resmi dini İslam ve resmi dili Farsça; buna mukabil, birden fazla milletten müteşekkil, gayri resmi çok dilli, çok milletli ve keza çok dinli bir ülke. İran bir cumhuriyet. Şeriatla yönetilen bir İslam Cumhuriyeti. Seçim yapılır, meclisi, başbakanı vardır; ama bütün bunlara paralel, yahut bütün bunların üstünde, İslami bir ruhban sınıfı vardır ki, tamamen dışarıya kapalı. Kendi içinde bir hiyerarşisi olan bu sınıf, en yukarıdaki Ayetullah, ya da yerel adıyla, ‘Rehber’ tarafından yönetilir. Ruhban sınıfının siyasete etkisi yoruma açıktır. İlerleyen bölümlerde tanışılan insanların ağzından görüşler aktaracağım. Ülkedeki genelgeçer kuralları, toplum içinde giyim kuşam ve davranış şekli gibi konuları yeri geldiğinde yine yazının ilerleyen kısımlarında yazacağım.

Resim 2: Tahran
Resim 2: Tahran

Bol aktarmalı otobüs ve uçak yolculuklarının ardından, nihayet sabaha karşı saat 2:00’da Tahran Uluslararası Humeyni Havalimanına indik. Türk vatandaşlarına vize istemeyen İran, Alman vatandaşlarına, varışta havalimanından alınmak üzere, vize istiyor. Biz de vize için birkaç saatimizi havalimanında geçirmek zorunda kaldık. Daha sonra bir taksiyle konaklayacağımız yere doğru yola çıktık. İran’da genel olarak toplu ulaşım kötü olmamakla beraber, petrolün ve iş gücünün ciddi anlamda ucuzluğundan, taksiler ekonomik ve çok tercih ediliyor. Taksiciye adresi verip pazarlığa başladık. Gideceğimiz mesafe yaklaşık 40 kilometreydi ve 7 Euro’ya; yani 28.000 Riyal’de anlaştık. Taksi yolculuğunda fark ettim ki; İran’da trafik kuralları tamamen teoride kalmış, uygulamada ise sadece karşılıklı nezaket ve sabır dışında bir kural dikkat çekmiyor. Taksici adresi bilmediği için birçok kez başkalarına sormak zorunda kaldı. Otoyolda 80 km hızla giderken, yanındaki arabaya korna çalarak camını açtırdı ve hiç hız kesmeden diğer arabanın şoförüne adresi sordu. İlk seferinden bilen çıkmayınca bunu birkaç kez yapmak zorunda kaldı. Taksicinin böyle bir yöntemle adres sorması bu kadar şaşırtıcıyken, diğer arabaların da buna gayet doğal bir şekilde cevap vermesi, yol yorgunu bizi iyiden iyiye hayrete sürükledi. Vardığımızda ise taksicimiz bizden para almayı ilk önce kabul etmedi. Bu bir gelenek. Buna İran’da ‘Taruf’ deniyor. Bir kimseye ikramda bulunulduğunda ya da alışveriş sonucu para verildiğinde, kişi bunu ilk önce kabul etmiyor. “Benden olsun”, “Misafirim ol”, “Teşekkür ederim, almayayım” şeklinde karşılık veriyor; ama diğer taraf ısrar ederek vermek istediğini veriyor. Bu herhangi bir alışverişte, takside veya bir restoranda da aynı şekilde tekrarlanıyor. Biz önceden hazırlıklı olduğumuz için ısrar ettik ve parayı aldı. Fakat karşılığında bize küçük bir hediye de verdi. İran’daki ilk saatlerimizi güneş doğarken böyle yaşamış olduk.

Resim 3: Gülistan Sarayı
Resim 3: Gülistan Sarayı

Tahran korkunç derecede büyük bir şehir. Ülkenin ticaret ve iş merkezi durumunda. Bu haliyle İstanbul’a oldukça benziyor. Nüfusu da İstanbul ile yarışacak seviyede. Şehir Elburz Dağlarının Güney eteklerine kurulmuş. Haliyle bir hayli yüksekte. Ortalama 1200 metreden fazla, bizim Erzurum gibi. Elburz Dağlarının ayakları, şehirden müthiş bir güzellikle görülüyor. Şehirde korkutucu bir betonlaşma var, trafiği felaket ve havası kirli. İranlılar buna rağmen parklarda, yeşil alanlarda vakit geçirmeyi seven insanlar. Şehrin içinde irili ufaklı parklar, bahçeler mevcut; hatta sadece kadınların ve çocukların girebildiği park bile var. Bu arada şunu belirtmek istiyorum: İran’da herkes ‘İslami kurallar’a uygun giyinmek zorunda. Başka bir deyişle kadınlar saçlarını kapatmalı. Kısa kollu ve şort giymek ise herkes için yasak. Bunun haricinde yine kamuya açık yerlerde kadın ve erkeğin el ele tutuşması da yasak. Bunları denetleyen meşhur ahlak polisleri var ve eğer uygunsuz bir durum tespit ederlerse başınız derde giriyor. Bu tarz yasaklar, ‘İslami hayat tarzının’ devlet ideolojisi olduğu İran’da, devletin baskısının en açık bir şekilde görüldüğü alanlar olmasına rağmen, fikir ve düşünce yasaklarıyla karşılaştırıldığında pekâlâ idare edilebilir kalıyor. Rejim karşıtı fikirlerin cezalandırıldığı, devletin topyekûn Amerika Birleşik Devletleri, İsrail ve Suudi Arabistan’a düşman olduğu bir ülkede; alkolün yasak olması aslında pek de sorun olmuyor.

Resim 4: Sadabat Sarayı
Resim 4: Sadabat Sarayı

Tahran’a geri dönersek; Tahran, İran’ın son başkenti. Genç başkent Tahran, kültür ve sanat yönünden yine rejim baskısı nedeniyle tek yönlü kalmış. Görülmesi gereken tarihi yerler açısından Kaçar Hanedanı döneminde inşa edilmiş Gülistan Sarayı ve Sadabat Sarayı ilk göze çarpanlardan. Gülistan Sarayı, Pehlevi zamanında resmi törenlerde ve yabancı misafirler için konut olarak kullanılmış. Sadabat Sarayı ise büyük bir parkın içinde birden fazla irili ufaklı yapılardan oluşuyor. ‘İslam Devrimi’ne kadar Şah ikamet etmiş. Şimdi müze olarak kullanılıyor. ‘İslam Devrimi’nden sonra yapılan en şatafatlı yer ise Humeyni’nin anıt mezarı.

Resim 5: Humeyni'nin anıt mezarının içeriden görünüşü
Resim 5: Humeyni’nin anıt mezarının içeriden görünüşü
             

Ozan Çabuk

1991 yılında İzmir'de dünyaya geldi. 2013 yılında İstanbul Teknik Üniversitesinden mezun oldu. 2015 yılından beri Berlin Teknik Üniversitesinde yüksek öğrenimine devam ediyor. Gezmeyi seviyor, tarih ve klasik müzikle ilgileniyor.

ÖncekiKuş Bakışı Poetika
Sonrakiİskânın Direnişçi Kimliği, Halkın Ozanı: Dadaloğlu