Sinema

‘Hazreti Muhammed: Allah’ın Elçisi’ ve Mecid Mecidi

‘Hazreti Muhammed: Allah’ın Elçisi’, birçok seyircinin beklediğinin aksine Mecidi’nin ‘Cennetin Rengi’, ‘Serçelerin Şarkısı’, ‘Baran’ gibi filmlerinden ayrılıyor. Zira Mecidi, bu kez epik bir filmle karşımıza çıkıyor. Yani ana karakter olarak bir kurtarıcıyı, bir kahramanı merkeze alıyor; diğer karakterleri ise, iyi olanları tamamen iyi, kötü olanlarıysa tamamen kötü şeklinde keskin çizgilerle ayırıyor.

Mecidi’nin sıkı takipçileri, filmin epik türde olmasını yadırgıyor. Onların arzu ettiği, Mecidi’nin diğer filmlerindeki gibi daha küçük bütçeli, anlatım olarak daha minimal ve gerçekçi bir filmdi. Ancak filmdeki tercih edilen bu epik anlatımla, Mecidi’nin; Doğu’nun ve Batı’nın, avamından entelektüeline, birçok kesime ve geniş kitlelere hitap etme gayesini görüyoruz. Şu bir gerçek ki, daha minimal anlatımlar maalesef hedef kitlesini belli başlı kesimlerle sınırlandırmış olabiliyor. Bu sınırlandırmayı, Mecidi’nin bu filmde kaldırma sebebi olarak; Hazreti Peygamber’in ilahi mesajını -hele de İslâm’a karşı hissedilen korkunun yükseldiği şu dönemde- yediden yetmiş yediye herkese anlatabilmek, herkese ulaştırabilmek olduğu şeklinde yorumluyorum. Belki tam anlamıyla bir yönetmen sineması, yani Mecidi anlatımı izleseydik, elbette çok daha samimi ve sıcak bir film izleyecektik, fakat izleyenler olarak oldukça az sayıda olacaktık.

Yönetmenin Hikâyeyi Aktarmadaki Tercihleri ve Filmdeki Teknik Sorunlar

Peki, bu epiklik içerisinde kendi sinema anlayışında gördüğümüz öğelere hiç mi yer vermemişti Mecidi? Elbette izlediğimizin bir Mecid Mecidi filmi olduğunu hissedebiliyoruz… Şiirsel geçişler, su ile temas, kader örgüsü, öne çıkarılmış bir çocuk… Ancak bunun tamamıyla bir yönetmen sineması değil, yukarıda da değindiğim üzere ‘amaç’ yüklenmiş bir epik film olduğunu unutmamak gerekiyor. Bu yüzden Mecidi, kişisel sinema anlayışını bu filmde tamamen öne çıkarmayı tercih etmiyor. Sadece hissettiriyor.

Gelgelelim bu anlatım tercihleri noktasında benim eleştirdiğim kısımlara… Mecidi’nin bu epik filmi, üslup olarak Batı ile Doğu’yu harmanlamaya gerek duymadan da her kesime ulaşabilirdi. Üstelik sadece Doğu üslubuyla da Batı’ya ulaşmanın mümkün olduğunu, tüm Müslüman ve Doğulu sanatçılara göstermiş isimlerden birisidir Mecidi… Müzik kullanımı, efektler ve sinematografik olarak film, fazla Batılı durmuş. Filmi izlerken ‘keşke Doğu üslubuyla ele alınmış bir epik film izleseydik’ demeden geçemedim. İzlediğim, adeta Hollywood hastalığına kapılmış özenti bir Doğu sineması örneği gibiydi.

Üstelik filme bu eleştiri, Batılı sinema eleştirmenleri tarafından da getiriliyor. Nasıl ki, Batı bizi kendi üslubuyla etkileyebiliyorsa, Batı’yı da bizim kendi üslubumuzla etkilememiz daha mümkün olan bir şey. Onları taklit etmek, onlar tarafından da kabul görmüyor. Zira aslolanı kendi sinemalarında zaten var.

Yine anlatım olarak bir anlatıcı dış ses ihtiyacı duyulup kullanılması da filmi düşüren noktalardan olmuş. Bunun mümkün mertebe en aza indirilmiş olmasını ya da hiç olmamasını, sinema sanatı açısından daha doğru ve yerinde buluyorum. Yine karşılıklı uzun diyaloglar da bu bağlamda eleştirdiğim diğer bir husus. Uzun, ağdalı diyaloglar belki edebi metinlerde metnin kalitesini yükseltir ancak bir sinema filminde kullanımı doğru ayarlanmazsa, hele ki böylesine görsel olarak kendisini öne çıkartma ve anlatma iddiasında olan bir filmde, o filmi zayıflatır.

Öte yandan filmde belli başlı hissedilir kopukluklar ve sıkça ekranın kararıp açılması şeklinde (teknik adıyla fade in, fade out) geçişler söz konusu. Hatta bazı geçişler oldukça sıkıntılı sonuçlar doğurmuş. Örneğin Âmine’nin evinde boş beşiğin sallanmasından, Halime’nin evindeki sallanan dolu beşiğe geçişle gördüğümüz yüzü açık çocuğu, Hazreti Muhammed’in küçüklüğünün temsili olarak algılıyoruz. Oysa hemen sonrasında Halime’nin çocuğuna geçtiğimizi fark ediyoruz ve algıda ‘Ne alaka?’ sorusu belirmesiyle yine bariz bir kopukluk hissi daha doğmuş oluyor. Elbette sinemada yanıltıcı geçişler bazen istenerek yapılır, ancak burada istenerek yapılması ‘hassasiyet’ noktasından ve sahne geçişi içerisinde mantıklı bütünlüğün sağlanamaması açısından sıkıntılı duruyor.

Filmin seyirciye hissettirdiği tüm bu dağınıklığı ve kopukluğu, başlangıcından sonuna kadar devam ediyor. Film boyunca kendi içinde tatmin edici bir finale bağlanmasını beklediğimiz serinin bu ilk bölümü, yine birden alakasız bir kopmayla son buluyor, havada kalıyor.

music-director-ar-rahmanMüzik Kullanımı

Epik sinemada görsellik kadar müzik de çok önemli ve etkileyici bir unsurdur. Bu filmde de türünün diğer örneklerinde de görüldüğü gibi; müzik eşliğinde akan coşkulu sahneler vardı. Müzikler, başarılı Hint besteci A.R. Rahman’a ait. A.R. Rahman, Hint sinemasında ve birçok Hollywood filminde, çok kaliteli müziklere imza atmış, birçok filme yaptığı müzikler ile akıllarda ritim olarak yer etmiş, Oscar ödüllü bir besteci. Ancak bu filmde A.R. Rahman; bestelenen müziklerin filmin konseptine ve sahnelerine uyumu, akılda kalıcılığı ve etkileyiciliği bakımından ne yazık ki sınıfta kalmış görünüyor.

Tarihsel Gerçeklik Bakımından

Filmin sık eleştiri aldığı noktalardan birisi de tarihsel gerçeklik mevzusu. Öncelikle şunu kabul etmemiz gerekiyor; sinema, motomot bir anlatım sanatı değildir. Edebi uyarlamalarda da kitapların motomot uyarlanacağını bekliyoruz ancak yanılıyoruz. Bu durum, biyografik veya tarihi konuları ele alan sinema filmleri için de geçerlidir. Sanatçı, oradan yola çıkarak kendi bakışıyla yeni bir dünya kurgular. Kendi eserini meydana getirir. Bu bakış içerisinde onlara uygun düşen rolleri verir. Aksi takdirde izlediğimiz, bir sinema filmi değil; bir belgesel film olur. Ayrıca istense bile hiçbir roman, yazarının veya okurlarının düşlediği gibi kurgulanamaz beyaz perdede. Yine tarihten hiçbir olayı da birebir kurgulamamız, yüzde yüz gerçek sonuç almamız mümkün değildir. Zaten böyle bir uyarlamanın sinema filmi olarak herhangi bir etkileyiciliği ve cazibesi de yoktur. Bu kavramları daha iyi izah etmek için tarih kitapları ile tarih romanlarını örnek vermek mümkün. İşte tıpkı bu ikisi arasındaki fark gibidir bu anlattığım. Yani aslında bu noktada Mustafa Akad’ın ‘Çağrı’ filmine küçük bir eleştiri getirebiliyoruz. Neredeyse motomot bir düz anlatım tercih etmişti Akad. Kendi hayal gücüne pek yer vermemişti. Filmle duygu alışverişi kurmamız pek az mümkün oluyordu. Bu filmde ise duygu alışverişimiz daha yoğun ve sıktı. Bu noktada sanatçıya eleştiri getirilecekse, tarihsel bir akışı ne derece etkili ve doğru yoğurup kullandığıyla ilgili eleştiri getirebiliriz. Yani elindeki malzemeden inşa edip ortaya çıkardığı kurguya…

Hristiyanlık ve Musevilik Çağrışımları

Filmde, insanlık tarihi boyunca gelmiş geçmiş peygamberlerin hayatları arasında bir paralellik kuruluyor. Tüm peygamberlerde görülen ortak yönlerin, Hazreti Muhammed’de de olduğuna özellikle dikkat çekilmiş. Hazreti Muhammed’in de diğer peygamberler gibi çoban olması ya da Hazreti Muhammed doğduğunda, babasının hayattan göç etmiş olmasından yola çıkılarak, İsa peygamber gibi O’nun da dünyaya geldiğinde babasının olmadığına alt metin olarak vurgu yapılması, bunlara birer örnek teşkil etmektedir. Muhtemelen bu paralellikler bir sonraki filmde de devam edecek. Mesela sonraki filmin ‘Hicret’ sahneleri de, muhtemelen tüm peygamberlerin hicret ettiğine dair göndermeler barındıran imge ve sembollerle anlatılacak. Zaten İslâm kaynakları da peygamberlerin hayatlarının paralellikler taşıdığını ve bu paralelliklerin onların peygamber seçilmiş olduklarına dair birer işaret olduğunu söyler.

hazreti-muhammed-allahin-elcisi-amine-anne-figuru

Ancak bu noktada da Mecidi, ‘bunu zaten Müslümanlar olarak biz biliyoruz, bunu gayri Müslimlere anlatmam lazım’ derdine düşmüş olsa gerek ki; bu ifadeyi resmederken, İslâmi motifler yerine daha sık olarak diğer dinlerde bu zamana kadar temsili tasvirleri olan Hazreti Musa, Hazreti Meryem, Hazreti İsa çağrışımlarını resmediyor beyaz perdeye. Buna en bariz örneklerden biri olarak; Hazreti Âmine temsili için Hristiyanların Meryem Ana figürlerinden yola çıkılarak bir oyuncu belirlenmesini; kostüm, makyaj, sahne, ışık ve açının buna göre tasarlanmış olmasını söyleyebiliriz… Ki Âmine, ayrıca bazı Şii kaynaklarında da Meryem Ana figürlerine benzetilerek resmedilmiştir.

Yine bir başka örnek olarak; Musa peygamber çağrışımı yapacak sahnelerin hayal ürünü olarak kurgulanmış olmasını verebiliriz… Denizin birden Hazreti Peygamber temsilinin kontrolüne girmesi, denizden karaya balıklar saçılması gibi sahneler, Musa peygamber tasvirlerini ve anlatılarını anımsatacak şekilde çekilmiş. Bu resmediş ve kurgulara başvurulma sebeplerinden biri olarak; Hristiyan ve Musevilerin, son peygamberi tarih boyunca kabul etmeyişlerine rağmen, yine de Hazreti Peygamber konusunda onları düşünmeye itme çabası ve onlara düşünsel olarak Hazreti Peygamberi kendilerine ve inançlarına yakın bulmalarını sağlamak olduğunu görüyoruz. Zaten Mecidi de her yerde üzerine basa basa bu filmi, farklı inançlardan insanların İslâm korkularını çökertmek ve Peygamberimizi onlara tam manasıyla anlatabilmek üzere yaptığının altını çiziyor. Ancak gelgelelim az önce de değindiğim üzere bu durum, filmin birçok yerinde İslâmi motifleri geri plana itiyor. Dolayısıyla İslâmi motiflerden taviz vermeden de bunu yapmaya yönelik kafa yorulabilirdi diye düşünmekten kendimizi alamıyoruz.

Şüphesiz bu durum, sadece gayri Müslimlere bir şeyler anlatma derdinden kaynaklanmıyor, Şii mezhebinin Sünni mezhebe göre İslâm konusunda çok farklı bakışlara ve yaşayışlara sahip olmasının da etkisi büyük bunda. Şii mezhebinde, diğer dinlerde de benzerliğini gördüğümüz; tasvir, yaratıcıya temas gibi söylem ve eylemler, Sünnilere göre çok daha baskın. Bunun izlerini İran yapımı bir filmde görmek, bize çok da şaşırtıcı gelmemesi gerekiyor.

Mecidi’nin neredeyse tüm İslâm coğrafyası tarafından sevilen ve takip edilen yönetmen olmasına zemin hazırlamış önemli filmlerinden, ‘Cennet’in Rengi’ de -hatta asıl adıyla ‘Allah’ın Rengi’- diyalog ve kurgu olarak tamamıyla Sünni bakışa oturan bir film değildir aslında mesela. Tüm bunlar gayet doğal ve olağandır, doğal olmayan bizim bir Mecidi çıkaramamış olmamızdır.

Hazreti Muhammed’e Fiziksel Olarak Yer Verilmesi Mevzusu

hz_muhammed_allah_in_elcisi_temsil

Filmde Hazreti Muhammed temsili doğrudan yüzü gösterilerek yapılmıyor. Ancak bu zamana dek yapılmışların aksine; peygamber efendimizin temsili olarak ellerini, ayaklarını, arkadan görünümünü, saçlarını ve hatta bir yerde de gözlerinin birini görebiliyoruz. Anladığım kadarıyla Mecidi bu filmde daha ileri gitmek ve fiziksel olarak tamamıyla bir peygamber tasviri yapmak istemiş ancak danıştığı din adamlarının görüşleri, politik sorunlar, filmin alacağı tepkiler ve ticari olarak uğranacak zarardan dolayı çekinmiş. Sahnelerin cesurluğu bana bunu hissettirdi. Ya da belki de görünümünü kısmen de olsa yer yer göstererek özellikle Batılı seyirci ile peygamber efendimizin düşünceleri ve fikirleri arasında duygusal bağ inşa etmek istedi. Çünkü temsilin kısmen gösterilmesiyle beslenen sahneler, seyirci üzerindeki etki gücünü arttırmış, bu gücünü arttırmış olmasıyla beraber filmle duygusal bağ kurabilmek çok daha kolay olmuştu. Bu açıdan film, gelecekte peygamber efendimizin yüzünün de tasvir edilerek temsil edilebileceği başka filmlere zemin hazırlamış durumda. Ancak şu bir gerçek ki; filmde de anlatıldığı üzere insanlık, tarih boyunca putlaştırma eğilimindedir. Peygamber efendimizin görselleştirilmesi mevzusunda İslâm tarihi boyunca duyulan hassasiyetin temel sebebi de budur. Peygamber tasvirleri ve insanların zamanla o tasviri tanrı yerine koymaları, semavi dinlerin bozulma evrelerinden biridir…

Şunu hatırlamakta fayda var: Çağımızın ve İslâm dünyasının temel sorunu, Hazreti Peygamberin görülemeyen bedeni değil, görülemeyen ruhudur. Bu filmde de diriltilecek olan ve tam manasıyla resmedilecek olan; Hazreti Peygamber’in bedeni değil, ruhu ve fikirleri olmalıydı. Buna hiç gayret edilmemiş dersem elbet haksızlık olur, ancak bu denli fiziksel resmetme arzusunda koşmaya gerek yoktu. Eğer insanlık veya İslâm dünyası, bir gün hakikaten bu ruhu diriltebilirse, o zaman tasvirlerin insanlar için herhangi bir tehlikeli ve tehdit edici yanı kalmayacaktır.

Filmin ve Yönetmenin Linç Edilmesi

Oldukça basit bir kuralı idrak etmemiz gerekiyor: Bir esere biz istersek ulaşırız, biz istemezsek ulaşmayız. Bu, tamamıyla bizim kendi tercihimizdir. Yine sanat eserlerini istediğimiz kadar enine boyuna -hatta doya doya- eleştirip yorumlayabiliriz. Fakat sanat eserlerinin sansür edilmesi demek, -belki hiç değeri yokken durduk yere- o eserlere artı değer kazandırmak demek. Bir filmi yasaklamak, bir filmin yasaklanmasını istemek; insanın önce kendi aklına hakarettir. Dolayısıyla ‘bu film yasaklansın’ muhabbetlerine girmek, tamamen yanlıştır ve kesinlikle kabul edilemez. Yapılması gereken, yukarıda da temas ettiğim üzere; herkesin ve her kesimin kendi Mecidilerini, kendi Tarkovskylerini, kendi Kubricklerini çıkarmasıdır.

mecid-mecidi
Yönetmen Mecid Mecidi

Kendi ülkesinde kimi kesimlerce Ehl-i Sünnet’e göz kırpmakla suçlanan Mecidi, Sünni ülkelerde de Şia propagandası yapmakla suçlanıyor. Yani Mecidi’nin senaryo aşamasında her iki mezhebin kaynaklarından faydalanıp, sentez bir anlatım yakalama çabası, ‘ne İsa’ya ne Musa’ya yaranamamak’ ile sonuçlanıyor. Mecidi’nin aldığı şiddetli tepkiler, tıpkı Mustafa Akad’ın ‘Çağrı’ filminin ilk gösterime girdiği sıralarda aldığı sert tepkiler gibi… Bugün Mecidi’yi topa tutan İslâm coğrafyası, bir zamanlar, yaptığı ‘Çağrı’ filmiyle ana karakterleri göstermeden hikâyesini anlatabilme başarısını yakalamış olan yönetmen Mustafa Akad’ı da topa tutmuştu. Akad da ‘peygamberin hayatı film yapılır mı’ eleştirilerinden tutun, sahabenin yüzünün gösterilmesine varıncaya dek, filmle ilgili birçok konuda eleştiri oklarına hedef olmuştu. Ancak İslâm dünyası, zamanla filmi sevmiş ve bağrına basmıştı… Bu filmi de bağırlarına basacaklar mı, zaman gösterecek…

             

Ali Küçük

İstanbul doğumlu. Kısa metraj sinema ve reklam yönetmeni. Bazı süreli yayınlarda öykü, şiir ve denemeleriyle yer aldı. Şu an şiir, öykü ve senaryo yazımının yanı sıra İngilizce öğretmenliği yapıyor...

ÖncekiMüspet İlimler Ağacı
SonrakiKunduracı Abdullah