Öykü

Geç Kalan Mektup

Denize açılan pencerenin önüne yerleştirdiği küçük yazı masasında, hararetle sürdürdüğü işine ara verdi. Gözlüğünü alnına doğru kaldırıp, artık kan çanağına dönmüş gözlerini ağır ağır ovaladı. Omzunda taşıdığı yükten nefesi kesilmişçesine derin bir nefes alarak sırtını emektar sandalyesine yasladı.

Sarayım dediği, bu küçük çalışma odasının en büyük ve ihtişamlı yeri, karşı kıyıyı gören geniş penceresiydi. Yıllar önce her şeyden kaçıp saklanacağı bir sığınak ararken yolu Karadeniz’in bu küçük liman şehrine düşmüştü. Karşısına çıkan ilk eve de yerleşmişti. Ancak evi ilk görüşte beğenmesine neden olan şey, devasa pencereler sayesinde, denizin sonsuzluğunun yazı masasına eşlikçi olmasıydı. Hayatı deniz olan adam için kaçmak da, yazmak da ancak böyle mümkündü.

Manzarayı iki şey kesiyordu; biri üstünde çalıştığı konu için kaynak olarak kullandığı üst üste dizilmiş kitaplar, diğeri ise altı dilim dilim şekillenmiş, klasik bir Paşabahçe su bardağının içine yerleştirdiği taze sardunya çiçekleri… Odanın kapısı bir anlığına açılınca dışarıya taze sardunyanın , yeni yontulmuş kurşun kalemin ya da günlerdir bir köşede istiflenen izmaritlerin kokusu yayılırdı.

Oda oldukça sade döşenmişti. Son yıllarda moda, kendin monte yap stili, dört bacak bir tabladan oluşan ucuz ahşap çalışma masası, onun önünde derisi yıllar içinde yer yer dökülmüş özel tasarım emektar bir döner sandalye, hemen arkasında odanın iki duvarını boylu boyunca kaplayan kitaplık, köşedeyse açılıp yatak olan bir çekyat. Ahşap raflardaki kitaplar özenle, büyükten küçüğe göre boy sırasına dizilmişlerdi. Kitaplığın orta bölümü kendi kaleminden çıkmış kitaplara ayrılmıştı. Onların hemen yanındaysa adı yazılı çok sayıda plaket yer alıyordu.

Tüm bu edebi manzaranın içinden, elini sağ yanağına dayamış, gözlerini artık neredeyse aydınlanacak manzaraya dikmiş, kederle düşünen adamı gören ve eğer şanslıysa, yüreği henüz kabuk bağlamamış biri, hemen yanına gidip belki dizlerinin dibine çöküp derdini dinlemek, elinden gelse çare olmak isterdi.

Her iki yanağını bütünüyle kaplayan, griden beyaza dönmüş sakalları günlerdir berber yüzü görmemişti. Gözlerinin üstünde küçük ormancıklar gibi dağınık yayılmış, düşünürken sürekli kaşıdığı kaşları en az ellilerinde olduğunu anlatır gibiydi. Kısa kesilmiş saçlarının tepesi seyrekleşmiş, yüzüne göre biraz irice burnu kılcal damarlarla kaplanmıştı. Kısa ve gür kirpikleri gözlerini sürmeliyor, bakışlarına bilgece bir ifade katıyordu.

Kalemi bıraktığı gibi yine ani bir heyecanla eline aldı, aklına düşen kelimeleri yazıya dökmek için hızla yazmaya başladı. Sadece son bir cümlesi kalmıştı, onu da usta bir heykeltıraş gibi yerine oturttuktan sonra kederli yüzü aydınlandı. Bu daha çok bir rahatlamaydı. Hızla oturduğu sandalyeden kalktı, pencereyi açtı, dışarıdan odaya iyot kokusunun dolmasına izin verdi. Şu küçük odanın penceresinden her gün bu manzaraya şahit oluyordu ve her defasında yeniden hayret ve aşkla doluyordu. Aynı olay her gün bambaşka bir güzellikle gerçekleşiyordu. Güneş doğmadan deniz hareketlenmiş, kuşlar neşeyle şarkılarını söylemeye başlamış, martılar keşif uçuşuna başlamışlardı. Sanki gece dinlenen tabiat her sabah yeniden kendi senfonisini seslendiriyor gibiydi.

Görevini tamamlamanın huzuru içinde yazdığını eline aldı, her zaman yaptığı gibi son bir kez yüksek sesle okumaya başladı…

“Sevgilim,

Hayatım hep seçimlerden ibaret oldu. Biliyorum bu benim kabahatim, birçokları gibi tek bir şeyle yetinen biri olmadım. Hırslarım, hedeflerim, kendimce doğrularım vardı ve onları gerçekleştirmek için gençliğim. Seçimlerimden pişmanlık duymadım ya da duymadığıma kendimi inandırdım. Çünkü her seçimim beni hep arzuladığım noktaya ulaştırdı. Gençlik böyle bir şeymiş, her şey hızla akıp giderken sadece elde ettiklerini görüyormuş insan ama olgunluk denen şey geçmişi sis perdesinden kurtarıp, sağlam bir vicdan yapma şansızlığını veriyormuş.

Günah mı çıkarıyorum? Evet. Sana yaptığım haksızlıkların günahını çıkarıyorum. Nasıl sonsuz bir aşkla beni sevdiğini şimdi anlıyorum. Ve benim, senin duygularını, hırslarımla nasıl paramparça ettiğimi…

Ölüyorum biliyor musun? Yanına geliyorum; beni kabul eder misin, emin değilim. Seninle geçirdiğimiz o güzel yılların sonunda önümde iki seçenek vardı; ya senin ellerinden tutup yürüyecektim ya da özgür olacaktım. Özgürlüğü seçtim; başarımın senin eserin olmadığını sana ispatlamaktı niyetim. Hatta bencil ruhumdan başka hiç kimseye ihtiyacım yoktu. Evet, ülkenin hatta dünyanın önde gelen, ödüllü yazarlarından biri oldum ama önce seni ezip çiğneyerek yaptım bunu. Bak itiraf ediyorum. Seni kıskandım. Benden daha güçlü olduğunu bildiğim yeteneğini hor gördüm. Öylece, asaletinle hep benim arkamda kaldın. Kim bilir ben seni öyle bir güvensizlikle yalnızlığına mahkûm etmeseydim benim yerimde sen olabilirdin. Sen bana duyduğun aşka sahip çıktın, bense hırslarıma.

Otuz yıl önce postaya verdiğin mektubun elime öleceğimi öğrendiğim gün ulaşması ne kadar manidar? Nasıl yapabildin bunu?

“Sen üzülme, ben yaşamayı ve sevmeyi bildiğim gibi aynı cesaretle ölmeyi de bilirim demişsin.” Şimdi apaçık karşımda korkaklığım, ben hiç bir zaman senin cesaretine sahip olmamışım.

Ne kadar kötülük etmişim sana; belki sadece sana da değil, aslında hayatım boyunca kötülüğümün en çok sevdiklerime dokunduğunu görebiliyorum şimdi. Belki de en büyüğünü kendime yaptım, renklerimi kaybettim. Hayat benim için soğuk ve karanlıktan oluşan tek mevsim oldu. Yaşayabilmek için içimdeki en güçlü tutkuya sarıldım, hiç durmadan yazdım. Denizin ebedi boşluğunu izleyerek yazdım.

Şimdi ise bu satırlar, altmış yıllık ömrümün en zor satırları, binlerce kez yırtıldı, binlerce kez yeniden yazıldı. En çok sevdiğim yolla sana gönderiyorum. Eğer beni affedersen, bulunduğun yere, orası her neresiyse, geliyorum. Ve bu defa seni terk etmeyeceğim.”

Sakallarına süzülen yaşlarını silen adam mektubu alarak cebine koydu. Sokak kapısından çıktığında ilk hissettiği hafif bir ürpertiydi. Sevgilisiyle buluşmaya giden bir yeniyetme gibi heyecan içinde, dans edercesine atıyordu adımlarını. Sıra sıra sandalların dizildiği küçük balıkçı limanına geldi, en baştaki sandala atladı. Kürekleri çekerken gözleri bu defa mutlulukla ışıldıyordu. Kıyıdan epey uzaklaştığında kürekleri topladı, biraz kalbinin, biraz denizin sesini dinledi. Yolu yarılayan güneş gökyüzünden onu bir tanrı gibi izliyordu. Adam göğsünden çıkarttığı mektubunu öptü, yanına aldığı büyük deniz kabuğunun boşluğuna yerleştirdi, usulca sandalın yanından denize bıraktı. Derinlere doğru döne döne dansını izledi. Geç kalan mektubunu yerine ulaşacağından emin, kollarında kalan son gücüyle karaya dönmek ve büyük buluşmayı beklemek için tekrar küreklere asıldı.

             

Dilek Yılmaz

İstanbul'da doğup büyüdü. İş hayatına erken yaşta memuriyet ile başladı. İstanbul Üniversitesi Piyasa Araştırmaları ve Reklamcılık bölümünü bitirdikten sonra bir süre reklamcı olarak devam etti. Asistanlıktan müşteri direktörlüğüne yükseldi, üç yıl önce iş hayatına son verdi. O gün bugündür tutkuyla bağlı olduğu okumaya ve yazmaya yöneldi. Şu an hayatın el verdiği ölçüde üretmeye çalışıyor.

ÖncekiAndrei Tarkovsky’nin Polaroid Fotoğrafları Üzerinden Günümüz Fotoğrafçılığı
SonrakiMum Baba