Portre

Edebiyatın İçinden “Yunus Emre”

Yunus Emre, XIII. asırdan bu yana geçen yedi yüz seneden beri gittikçe artan bir ilgiyle bütün Türk budunu tarafından okundu, sevildi, taklit edildi, bir ekol oldu ve pek çok şiiri bestelenerek bizlerin hafızalarına yerleşti. Türk edebiyat ve kültürünün klasikleşmiş temel isimlerinden biri oldu.

Bu gönül insanının hayatı hakkındaki bilgilerimiz pek azdır. Yunus Emre’yi daha çok menkıbelere dayanan hayatı ile tanımaktayız. Lakin divanı, dili, düşüncesi ve san’atı hakkında yazmaya, konuşmaya kelam yetmez.

Yunus Emre, XIII. asır Orta Anadolu’da yaşamış âlim ve mutasavvıf bir şairdir. Yazmış olduğu şiirleriyle Türkçeyi bir aşk ve mana dili haline getirmiştir. XIII. asırda, Anadolu sahasında Oğuz Türklerinin konuşup yazdığı yazı dilinin, en önemli temsilcilerindendir. Türkiye Türkçesinin tarihi devresinin ilk safhasını teşkil eden ve “Eski Anadolu Türkçesinin” oluşumunda, büyük bir rol oynamıştır. Yunus’un Divanında kullandığı kelime ve ifade kalıpları, mecaz ve ıstılahlar, Türkçenin edebileşmesi yolunda gerçek bir dönüm noktasıdır. Yunus’un dili, kendine özgü bir üslup ve estetik taşımaktadır…

Bilindiği gibi, Anadolu Selçukluları zamanında din ve bilim dili olarak Arapça; edebiyat dili olarak da Farsça kullanılıyordu. Hatta bu devirde Farsça saray dili haline gelmişti. Yunus Emre ve devrin diğer Türkçe yazan şairleri, sessiz sedasız önemli bir devrim gerçekleştirmişler; Türkçeye dönüş yapmışlardı.

Yunus’un asıl dehası, Türkçeyi bir sanatçı duyarlılığıyla kullanmasında aranmalıdır. O, Türkçe tasavvuf ve mana dilinin kurucusudur. Dilimiz Yunus’un kalemi ile estetikleşmiş, edebileşmiş ve yeniden hayat bulup yayılmıştır. Bu dil, İslâmi Türk medeniyetinin o devirde taşıdığı bütün zenginliği içine alan ve aksettiren bir özellik arz eder.

Nihat Sami Banarlı (1907 – 1974)

Nihat Sami Banarlı, Yunus’un dili hakkında;

“Anadolu’da XIII. Asırda başlayan ve yerini hiçbir yabancı dile bırakmayan Türkçenin bu kat’i zaferinde Yunus Emre’nin aziz hizmeti vardır. Ancak, Yunus Emre Türkçesi bazılarının yanlış olarak söyledikleri gibi bir “Öz”türkçe değildir. Bu dil, ortak İslâm Medeniyeti içinde öteden beri gelişmeye başlamış ve bu ortak medeniyet dillerinden Türkçeleştirilmiş kelimelerle zengin bir İslâmi Türk dilidir. Türk milleti, bilhassa Anadolu ve Balkanlar Türkiye’sinde her türlü yabancı menşe’li kelimeleri Yunus Emre asrından bu yana, büyük bir temsil kudretiyle Türkçeleştirmiştir; bunların pek çoğunu kendi dilinin söyleyiş inceliklerine uydurarak Türkçe sözler haline getirmiştir.

İmanı ve ideali gereğince, geniş halk topluluklarına ses duyurmaya çalışan Yunus Emre’nin Türkçesi, işte bu şartlar içinde sade ve çok güzel bir halk lisanıdır.” tespitinde bulunur.

Yunus’un kullandığı dil sadedir. Bununla birlikte devrinin Türkçesinde var olan ve halk tarafından anlaşılan Arapça ve Farsça kelimeleri de kullanmıştır. Zira bu devirde Türkler, İslâm Medeniyeti dairesine girmiş; Kur’an, sünnet ve bunlara bağlı olarak gelişen İslâm tasavvufuna uygun olarak yaşamaya ve düşünmeye başlamışlardı. Dolayısıyla halk, bu kültürün dilini de hazmetmiştir. Bu sebeple Yunus’un dili, halkın yabancı olduğu bir dil değil, aksine aşinası olduğu bir dildir. Bu yüzden şöhreti geniş bir muhite yayılmıştı.

Yunus Emre Divanı incelendiğinde, pek çok Arapça ve Farsça kelimenin Türkçe ses yapısına uyarlandığı görülecektir. Yine Divanı incelendiğinde, onun az da olsa ayet veya hadislerden iltibaslarda bulunduğu görülecektir. Fakat asıl önemlisi; divanının hemen her şiirinde, bu ayetlerin adeta Türkçe mealini verir gibidir.

Yunus Emre, bir Türk – İslâm mutasavvıfıdır. Onun şahsiyetini yoğuran en önemli unsur da tasavvufi hayatıdır. Bu esas olmak kaydı ile Yunus; dili, düşünce sistemi, geleneğe bağlılığı, çevresi ve hayat tarzı ile Köprülü’ye göre “milli”dir.

Yunus’un dünyasını; “Allah aşkı”, “tevhid düşüncesi”, “ahlak” ve “gelenek” gibi dört önemli kavram oluşturur. Düşüncelerini şiire nakşederken sade, fakat derindir. Şiirde; çevresinden, eşyadan, dünyevi değerlerden söz etmekle birlikte, o maddi değerleri hiçbir zaman gaye olarak ele almamıştır. Onun gayesi ilahidir. Ona göre, varlığın özü önemlidir. Her şeyin özünde hakikati aşk olan Tanrı vardır.

Âşık Çelebi Yunus’u, “Tanrı mektebinde okuyan bir ariftir.” diye tarif eder.

O’nun sermayesi akıl değil aşktır. Akılla her şey tamamlanamaz fakat aşk gelince cümle eksiklikler biter.

“Aşktır âşıklar dermanı aşktan hâsıldır muradı

Aşksız kişinin sohbeti aşksız kişiye benzer

İşitin ey yarenler aşk bir güneşe benzer

Aşkı olmayan gönül benzetsen taşa benzer”


KAYNAKÇA

  1. Fuat Köprülü, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, Ankara, 1966.
  2. Fuat Köprülü, Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul, 1981
  3. Kadri Timurtaş, Yunus Emre Divanı, İstanbul, 1972
  4. Sami Banarlı, Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, C. I, İstanbul 1983
  5. Doğan Kaya, Yunus Emre ve Seçme Beyitler, Sivas 2009
             

Aynura Genç

1996 Adana doğumlu, Cumhuriyet Üniversitesi Türk Halkbilimi ve aynı zamanda Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi Radyo Televizyon programcılığı okuyor. Edebiyat, folklor, sosyoloji, antropoloji sosyal bilimleri ile ilgileniyor. Şiir okumayı seviyor fakat yazamıyor... Ağırlıklı olarak deneme ve makale; fırsat buldukça da masal türünde yazıyor... Daha önce Dokuz Kalem dergisinde yazdı. Ayrıca bir süre derginin yazı işlerinden de sorumlu olarak görev aldı.

ÖncekiBir Arap'ı Öldürmeye Giriş: 101
SonrakiDin Adamı