Söyleşi

“İnkâr ettiğimiz duygularımızla yüzleşmek için “Sem” bir adım olsun istedim”

Çiğdem Aldatmaz’ın öyküleri; Notos, Varlık, Öykü Gazetesi gibi pek çok mecrada yayımlandı. Birçok yayınevinde yayıncılığın hemen her aşamasından geçen Aldatmaz; ayrıca stajyer muhabirlik deneyimlerinde bulundu.

Çiğdem Aldatmaz’ın ikinci öykü kitabı “Sem”, Haziran 2017’de Alakarga Sanat Yayınları etiketiyle yayımlandı. Okumalarıma artık odamda devam ettiğim bu yağmurlu günlerde, “Sem” ve öyküye dair Çiğdem Aldatmaz ile söyleştik.

Aynada Yeni Bir Kadın yayımlanmış ilk öykü kitabınız. Aradan beş yıl geçtikten sonra Sem’i yazdıran öyküler bir araya geldi ve yeni öykü kitabınız oluştu. Biraz o süreçten bahseder misiniz?

İki öykü kitabımın arasında biraz yaşlandım, biraz yoruldum. Ülke değişti, ben değiştim. Kayıplar yaşadım. Hepsi öykülerime yansıdı. Bu arada Elli Kelime ve Yusuf Atılgan: Bir Rüyanın İzinde kitaplarının çıkması da giriyor araya. Aslında beş yıl, zamanla aramdaki bağın gittikçe gevşediği bir süreç oldu. O yüzden bir performans tablosu gösteremeyeceğim, zira o bende hiç olmadı. Ama yol aldım diyebilirim.

“Yaşanan çağ, sizi biricikliğinize inandırmak zorunda, yoksa çark dönmez.”

Kitap iki bölüme ayrılıyor. İlk bölüm “Karanlık Fırın Sokağı”, ikinci bölüm ise “Şimdiki Zamanın Rivayeti”. Öykülerinizi iki farklı bölüme ayırmanızın özel bir sebebi var mıydı?

“Şimdiki Zamanın Rivayeti” tek başına varlık gösteren öykülerimden oluşuyor. Aslında beş yıllık sürecin büyük bir bölümünü kapsıyor. Birçoğu dergilerde yayımlamadığım öyküler. “Karanlık Fırın Sokağı” öyküleri ise kafamda parçalara bölünmüş bir bütünü oluşturan hikâyelerin örülmesiyle ortaya çıktı ve novellaya dönüştü. Bu parçalanarak çoğalan bütünlük, ruh halimin de bir yansımasıydı. Sonra karakterlerini doğurdu ve ister istemez Şimdiki Zamanın Rivayeti’nden ayrılmış oldu. Melahat, Halil Karanlık ve Enginarcı Salih bir araya gelerek marazi ve vazgeçilmez duygularla bir üçgen oluşturuyor zaten. Onları ayırmasam olmazdı.

“Yolu Karanlık Fırın Sokağı’ndan geçecek olanları, şimdiki zamanın rivayetini, bir rivayet üzere yaşayanları, ruhlarını böyle zehirleyenleri, bir akşamüstü, güneşi görünce ne yapacağını şaşıranları, şehirlerin uzak uçlarında yaşayanları, zamanın uzak ucunda kalbini arayanları, zehrin miktarını, yüklendiği acıyla yönünü tayin etmek zorunda kalanları, gemilere bakanları, suyu izleyenleri, ismi neonlarla yazılmayanları, ışıklar içinde uyuyamayanları, ışığa muhtaç kalanları, kanın şaşkınlığını, unutmanın kutsallığını, kalbin şarkısını” anlatıyor. Kitabın arka kapağında okuduğum cümlelerden daha fazlasını anlatıyor “Sem”. İsminin anlamıyla bütünleşen öyküleri yazdıran sebep neydi? Bir acı, bir boşluk, bir intikam?

Çiğdem Aldatmaz, Sem, Alakarga Sanat Yayınları, 2017

Sıradanlığın tanımını iyi yapamadığımızı, hatta bu kavramı iyi anlayamadığımızı düşünüyorum. Çünkü yaşanan çağ, sizi biricikliğinize inandırmak zorunda, yoksa çark dönmez. Bu çarkın kırık dişlisini aradım. Bir de dizginleyemediğim duygularımı açmak, içine girip bambaşka bir yakınlık elde etmek istedim. İnsan bazı tuhaflıklarına böylelikle hükmetmek istiyor. Zehir, hem iyileşmek hem de öldürmek için gerekli. Yüzleşmek için de zehre ihtiyaç duyarsınız. Tüm tuhaf duyguların sıradan insanların hayatlarında gizli olduğunu düşünürsek, bu tuhaflığı akıtmanın en iyi yolu zehir kavramını kullanmaktı. Arka kapaktaki masum çağrı, içeride gerçekliğe dönüştü.

Melahat, Halil, Ela gibi öykü karakterleri, çevremizde örneklerini görebileceğimiz hatta kim bilir kendimizle de yüzleşmemiz gereken duyguları öne çıkarıyor. İnsanın kendisiyle yüzleşmesi neden bu kadar zordur?

Çünkü çürümüş yapılarımızı yıkıp yeniden yapmayı gerektirir. (Kitaptaki kentsel dönüşüm değinisinden yola çıkarak bir örnek vermiş olayım) Daha ziyade, mangal gibi yürek ister. Zor bir süreçtir yani. Hangimiz o kadar dürüstüz?

Bu karakterlerin gündelik yaşam içinde hep var olan ama görünmek istemeyen karakterler olmasının sebebi biraz bu. İnkâr ettiğimiz duygularımızla yüzleşmek için “Sem” bir adım olsun istedim.

“Bütün uyarıcıların üzerimize üzerimize geldiği bir çağda üretimlerimizi iyice ölçüp biçip tartmalı ve okur karşısına çıkmadan önce iki kere düşünmeliyiz.”

Öykü kitabınızın taslak durumundan basım sürecine kadar neler yaşandı? Neler yapıyordunuz o arada?

Yaşıyordum aslında. Öyküler her yazardan duyacağınız üzere uzunca bir işleme ve soğuma döneminden geçti. Taslaklar defalarca değişti. Bazen zamansızlıktan, bazen üzerine çalıştığım diğer işlerin uzamasından, bazen tembellikten, bazen hayat zorladığı için. Sonra Elli Kelime kitabımın hazırlık dönemi derken dosya sürekli ertelendi, değişti, yenilendi. Sonrası tipik yayına hazırlık süreçleri…

Öykü okumaktan haz duyan birisi olarak diyebilirim ki son dönemlerde yayımlanan öykü kitaplarını okumaya yetişemiyorum. Öykü türünün daha çok ön plana çıktığı bu zamanlara içten içe seviniyorum hatta. Peki, Çiğdem Aldatmaz ileriki zamanlarda yoluna öyküyle devam edecek mi yine?

Mutlaka. İki öykü kitabım arasında iki biyografi var. Görünen o ki bu düzen bende devam edecek. Tabii buradan, her yıl albüm çıkaran pop müzik sanatçıları gibi her yıl bir kitap çıkaran öykücülerden olduğum fikrine kapılmanızı istemem. Bütün uyarıcıların üzerimize üzerimize geldiği bir çağda üretimlerimizi iyice ölçüp biçip tartmalı ve okur karşısına çıkmadan önce iki kere düşünmeliyiz. Ama öykü yazmak kendiliğimden yapacağım bir şey. Bir solunum yöntemi.

Bu arada öyküdeki üretim bolluğunu ben de merakla izliyorum. Biraz iç dökeyim; ben öykü yazabilmek, yazılarımı insanlara okutabilmek için, hatta kitap işinde olduğum yere gelebilmek çok uzun bir yoldan dolandım. Yani hikâyenin tümünü anlatsam, hay Allah, neden böyle bir şey yaptın ki, diyebilirsiniz. Diyeceğim o ki ruh halimi parçalayan, çok çaba içeren bir yolculuktu. Şimdi geldiğim noktada inanılmaz bir kalabalıkla, hatta bu işleri çok kısa yoldan halletmiş insanlarla karşılaşınca, şaşkınlık içinde sorguluyorum tabii bazı şeyleri. Tekne marangozu olsam diyorum mesela… Tabii bu çok kişisel bir şeydi. Genel anlamda üretimin artıyor olmasından memnun olmalıyız. Kalitenin de aynı oranda artmasını umarak tabii.

Bir ağaçta meyve olamayan şey kozalak olur. Ağacın rahmine tutunamadığı yarım kalmış bir hikâyedir o. Suyu görünce kapanır. Tehlike geçip de güneş parladığında açar kendini. Yaşam boyu başarısızlığa uğramış bir döle değilse neye yakın olacaktır suskun bir kız çocuğu, üstelik her gün bir kız çocuğu bir kadına dönüştürülmeye çalışılıyorsa zorla. Kabuğumuzu kapatıp içimize çekilmeye zorlanıyorsak her gün. Ağaçlardan patır patır dünyaya dökülüyorsa küçük – büyük – kadın – kozalaklar.

‘Kozalaklar’ adlı öykünüzdeki bir kadına dönüştürülmeye çalışılan, erken yaşta zorla evlendirilen kız çocuklarıyla ilgili neler söylemek istersiniz?

Biliyorsunuz biz kadınlar için bu ülke hayatta kalmak için savaş verdiğimiz bir arena gibi. Bu durumda çiçek, böcek gibi naiflikle anılan yakıştırmalardan hoşlanmıyoruz. Ama bu ülkede kadınların yaşadığı sorunları düşünürsek, kozalakların üzerine çok düşünmediğimiz biyolojisi, sistemin içinde ezilen kadınları doğru şekilde anlatıyor. Aslında “Kozalaklar” öyküsünde cinsiyetler üzerinden yaşanan acılara daha genel ve duygusal bir bakış açısı çizmek istedim. Kadınların maruz kaldığı her şey karşı cins için de geçerli ve asıl sorunu cinsiyetlere olan yanlış ve bağnaz bakış açısı yaratıyor. Tabii bunların nedeni özgürlükleri yok sayan uygulamalar. İstismarların, çocuk gelinlerin, namus cinayetlerinin önüne geçmek için önce aydınlığa çıkmak gerek. Özgürlüklerimizi geri almadığımız sürece acılar katlanacak. Bir gün bütün bunlardan korkunç günlerdi diye bahsetmeyi umuyorum.

“Beş yılımız birbirimizin gözlerinde bata çıka, yüze dura geçtiğimiz bir deniz. Yorulduk belki, ben kıyıya çekildim. Şimdi yaşadıklarımızı düşünüp tatlı tatlı gülümsediğini buradan bile görüyorum. Gülümseme denen şey ışık hızıyla yayılır. Yayılıyor. Çocukluğumdan beri baktığım fakat artık hiçbir şeye benzetemediğim bulutlara ulaşır. Sonra onları tuhaf bir şekle büründürüp sahibine ulaştırır gülümsemeyi.”

Yaşamın, bazen insanı yorduğu zamanlar olur. Öykülerinizi yazarken dingin kalmayı tercih ettiğiniz anlarınız oldu mu acaba?

Çiğdem Aldatmaz

Aslında öykülerimi yazarken değil, son zamanlarda hayatımın her alanında bir dinginlik arıyorum. Koşuşturmacadan ve çevremdeki kalabalıktan kurtulabilmek amaç. Kurtulamadığınız zaman sıyrılmaya çalışıyorsunuz. Bu aslında bildiğiniz yaşam mücadelesi. Öte yandan inzivaya çekilip yazmak fikri hiç bana göre olmadı. Genellikle seyahatlerde, sokakta, kalabalığın içinde tek başımayken kalemim işlemeye başlar. Sakinlik ihtiyacı ise tüm hayatıma yönelik, daha genel bir istek.

Çiğdem Aldatmaz’ın gözünden “öykü”yü tanımlayabilir misiniz?

İki elinizi kamera kadrajı yapıp oyun oynadığınız, çevrenizdeki her şeyi bu kadraja sığdırarak eğlendiğiniz zamanları hatırlayın. Anı bir çerçevenin içinde dondurmak ve tamamen size ait kılmak… Bence öykü böyle bir şeydir.

Son olarak, şu an okuduğunuz kitapları öğrenebilir miyiz?

Aynı zamanda editörüm. Dolayısıyla iş icabı sürekli okuyorum. Hazırlandığım projeler ve basıma hazırlanacak kitap araştırmaları için de zaten sürekli okuyorum. Şu sıralar üzerinde çalıştığım bir iş için Sümerler üzerine elime geçen her şeyi okuyorum. Uzun süredir bir belgesel dizisinin metinlerini yazıyordum. Arkeoloji ve kazı alanları üzerineydi. Dolayısıyla arkeolojik kazı ile ilgili de çok şey okudum. Bunların dışında, kendin için ne yaptın derseniz. Şu an heyecanla elime aldığım kitap Celline’den Taksitle Ölüm. Yine bir çalışma için Beşir Fuad okuması yapıyorum. Marias’ın Karasevdalılar’ını okuyorum. Marias’ın insanın duygu dünyası üzerine yaptığı tespitler yazınına büyülü bir tat katıyor. Şu sıralar boş anlarımı dolduran bir kitap da Hay Bin Yakzan; bir sayfa bin sayfa oluyor okurken. Mantıkut Tayr: içim sıkıldıkça bir iki satır okur bırakırım. Osmanlıda Bir Köle: Brettenli Michael Heberer’in Anıları. Tarihi anı-anlatı kitapları benim için vazgeçilmez. Aslında edebiyatta aradığım hazzın çoğunu tarih kitapları veriyor. Artık kessem iyi olacak sanırım, çünkü bu liste uzar gider…

             

Meltem Dağcı

Samsun doğumlu, Türk Dili ve Edebiyatı bölümü mezunu. Kitap okumayı çok seviyor, öyküden haz alıyor. Öyküleri, söyleşileri ve kitap tanıtım yazıları birçok basılı dergide ve gazetede yer aldı. Ayrıca Edebiyat Nöbeti dergisinin sosyal medya kısmına destek sağlamakta. Şu an bir kurumda çalışıyor ve edebiyat ile iç içe yaşamaya devam ediyor...

ÖncekiBaudelaire'in Cehennemi
SonrakiAndrei Tarkovsky’nin Polaroid Fotoğrafları Üzerinden Günümüz Fotoğrafçılığı