Öykü

Bir Tahsilin Yükü

Üniversiteye giriş sınavından aldığı puan, kimse için tatmin edici değildi. Çevresinin ondan beklentileri vardı. Güya iyi bir puan alıp doktor, hâkim, mühendis, öğretmen ya da iyi bir şey olabilmek için büyük bir üniversiteye girecek, tüm sevenlerini gururlandıracaktı. Ama olmadı. Aldığı puan ancak eğitim süresi iki yıl olan meslek yüksekokullarına (M.Y.O) yetiyordu.

Sınava bir daha girebilirdi. Lakin bu sefer beklentiler daha da ağırlaşacak bununla birlikte kendisine duyulan güven eskisi gibi sağlam olmayacaktı. En kötüsü de, kimse bu sınavda istenilen olmazsa “Olsun canım seneye bir daha dener!” demeyecekti ya da diyemeyecekti. Gitmesi gerekiyordu. Kaç yıllık olursa olsun bir “yüksek” öğrenim almalı; yaldızlı anılarla, bir halk destanı gibi anlatılagelen “üniversite hayatını” yaşamalı, o destanda bir rol sahibi olmalıydı. Gençlik işte! Günlerce elinde ÖSYM kılavuzu, uzun listelerde uygun bir iniş alanı aradı hayalleri için. Bulundukları il ya da ilçeye göre değerlendirildiğinde fena sayılmayacak birkaç yer buldu. Ama bulduğu bölümler çevreye kabul ettirilmesi zor ve ilk bakışta değerlendirildiğinde gülünç bulunabilecek isimlere sahiplerdi. Bir kâğıda yazıp kendince uygun olarak değerlendirdiği bölüm isimleri şöyleydi: Alabalık Psikolojisi, Nalbantlık ve At Psikolojisi, Develoji, Yumuşakçaları Dürtme ve Eğitme, Kertenkele Yetiştiriciliği, Hamallık, Minübüsiçi Yöneticiliği…

Durum sadece gülünç değildi. İstikbalini sağlamlaştırması için gözüne kestirdiği bu bölümlerden birinin iş garantili, en azından “umut” garantili olması gerekiyordu. Seçeneklerin hepsine aynı mesafedeydi. Atları severdi, develeri de. Yumuşakçalar ve kertenkeleler ile sorunu yoktu. Minibüsleri de çocukluğundan beri severdi. Bilhassa ‘Çiçek Abbas’ filmini izledikten sonra ilgisi bayağı artmıştı. Hamallık, biraz yabancı kalıyordu. Ama diğerlerinden daha ilgi çekiciydi. Teknolojinin böylesine geliştiği, irili ufaklı her şeyin insan gücüne ihtiyaç duyulmadan kaldırılıp taşınabildiği bir dönemde hamallığın, meslek okulunun olması, anlaşılması zor bir durumdu. Diğerleri malumdu. Ama hamallık tahmin edilemez sonuçlar doğurabilir, belki de güzel ve sağlam bir istikbal sağlayabilirdi.

Hamallığı tercih formunda birinci sıraya yazdı. Diğerlerini sıralarken de bir öncelik gözetmedi. Tercihlerin neticelerini beklemeye başladı. Listeyi oluştururken çevresine karşı dürüst olduğu söylenemezdi. “Normal” olarak nitelenen bölümleri yazdığını söyleyip bir şekilde idare edebilmişti. Ama günü geldiğinde mızrak çuvala sığmayacaktı! Tercih neticelerinin açıklandığı gün herkeste bir merak… Herkes ona ulaşmaya çalışıyordu. Gelen telefonları geç cevaplıyor; “henüz bakamadım, sistem yavaş…” gibi mazeretlerle geri çeviriyordu.

Gün içerisindeki bu manevraları, akşam hakikatin öğrenilmesine mani olamamıştı. Ailesi karşısına aldı, söyletmek için uğraştı. Söze nasıl gireceğini bilmiyordu! Hamallık Meslek Yüksekokulu’nu kazandığını nasıl anlatabilirdi ki! “Hadi söylesene! Gelmedi mi yoksa hiçbir yer!” gibi sorular her tarafındaydı. Cevap bekleyenler sabırsızlanıyordu. Birden söyleyiverdi “Hamallık geldi! Hamallık…”  Karşısındakiler ne diyeceklerini bilemedi. Babası hiddetle bağırdı “Lan sen bizle dalga mı geçiyorsun! Hamallığın okulu mu olurmuş! Eşek sıpası!” İkna edici münasip bir cevap vermeliydi: “Ama baba gelişen teknoloji petrol ve elektriğe bağlı. Bunların bir gün tükeneceğini varsayarsak, taşımayı bilen eğitimli hamallara ihtiyaç olacaktır!” Babası daha da hiddetlenerek; “Siktiiir laan! Gözüm görmesin seni!” diyerek odadan kovdu.

Yalnız ve anlaşılamayan bir hamal adayı olarak örselenmiş gururuyla ve karanlık istikbalini düşünüyordu. Hata mı yapmıştı? Hayır. Babasına karşı öne sürdüğü düşünce gayet mantıklıydı. Teknoloji dediğin de yakıta bağlıydı. Üstelik makinalar, makinaların parçaları, tamiri ve bakımı üüüfff… bir dünya masraftı. Oysa hamal öyle mi?! Ver yemeğini, doyursun karnını, doğru iş başı! Hem kaldırma tekniklerini bilirse arızalanması da zor! Sabaha kadar yatağında hamalları düşündü çocukluğunda ev eşyası taşırken gördüğü o emektar ve iyi insanları düşündü.

Hem hamallık kötü bir meslek olsa Yunan Mitolojisindeki Atlas, dünyayı sırtından tutmazdı. Koskoca tanrı yani! Titan mıydı? Neyse! Şarap içip eğlenmek varken dünyayı tutuyordu. Ertesi gün hamallıkta düne göre daha inatçıydı. Yeniden sınava girebileceği söylense de kabul etmedi. Bir sonbahar günü kaydını ilgili okula yaptırmak için evden ayrıldı. Fakültenin bulunduğu şehir fena bir yer değildi. Kalabileceği iyi bir yurt da bulduktan sonra artık bu ilgi çekici yaşam başlayabilirdi.

Ailesi başka çaresi olmadığından evlatlarının tercihini kabullenmişlerdi. Tanıdıklara biricik yavrularının ya başka bir bölüm kazandığını ya da Hamal yöneticiliğini kazandığını söylüyorlardı. Dışarıda bunlar olurken Hamallık Meslek Yüksekokulu’nda (H.M.Y.O)  öğretim başlamıştı. Müfredatta yer alan dersler hayli ilginçti: Hamallık Tarihi, Hamal Ergonomisi, Omurga Hastalıklarında Geleneksel Sağaltma Yöntemleri, İnsan Evrimi ve Hamallık, Osmanlıdan Cumhuriyete Sözlü Hamal Edebiyatı, Ağırlık Kaldırmaya Giriş…

Ağırlık Kaldırmaya Giriş dersi, alan dersiydi ve pazartesi sabahı ilk iki saatti. Bütün sınıf heyecanla bekliyordu. Zorlukla taşıyabildikleri bir çuvalı uçlarından tutuşmuş halde iki hademe içeri girdi. Çuvalı kürsünün hemen önüne bıraktıktan sonra çıktılar. Hademeler sınıfı terk ettikten 5-10 saniye sonra içeriye ufak tefek bir ihtiyar girdi. Kendisine yönelen meraklı gözlere hitaben “Merhaba arkadaşlar, ben Prof. Dr. Kudret Üstlenir. Yeni açtığımız H.M.Y.O’nun ilk öğretim yılına hepiniz hoş geldiniz!” Sessizliği bozan birkaç cılız alkıştan sonra profesör anlatmaya devam etti: “Arkadaşlar, çoğunuza hamallığın bir okulunun, daha doğrusu bir eğitiminin olması garip gelmiş olabilir! Kiminiz günümüz dünyasında gelişen teknolojiyle birlikte hamallığın artık tarihe karıştığını düşünebilir! Ama bu eksik bir çıkarımdır! Çünkü teknoloji; yakıt, bakım ve yedek parça gereksinen makinalardan mürekkeptir! Yakıt olmadığında geriye kalan bir işe yaramaz. İstikbalde ise fosil yakıtlarının tükenmesi ve yaşanacak su sıkıntısıyla da elektrik üretiminin durması kaçınılmazdır. Elektrik üretiminde nükleer enerji ya da rüzgâr enerjisi değerlendirilebilir. Evet, böyle bir imkân vardır! Lakin böylesine muazzam tesislerin inşası ve bakımı için de dev makinalara ihtiyaç vardır. Demin de belirttiğim gibi makinalar gereksinimlerinden dolayı yine kadim meslek hamallıktan bir adım geridedir. Ayrıca alternatif enerji üretimini kullanabilmek ve değerlendirebilmek her ülkenin harcı değildir! Yani ki şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki; istikbal, bilinçli hamalların omuzlarında yükselecektir!”

Yapılan coşkulu izahtan sonra sınıfta bir alkış tufanı koptu. Artık herkes istikbalinden emindi: İleride kimse onlarla dalga geçemeyecek; gerek bilgileri, gerekse öğrendikleri yöntemlerle kaldırdıkları ağırlıklarla, insanları kendilerine hayran bırakabileceklerdi. Profesör, alkışlar bittikten sonra gösterisine başladı. Ceketini çıkarıp gömleğinin kollarını katladı. Çuvala doğru yönelmeden önce sınıfa döndü; “Şimdi beni iyi izleyin. Terpedos Yöntemi ile 80 kg ağırlığındaki bu çuvalı nasıl kaldırıp kürsünün üzerine koyuyorum. Dikkat!” diyerek yöntemi uygulamaya başladı. Hayret verici bir olaydı. İki hademenin zorlukla taşıdığı çuvalı bu cılız ihtiyar bir hamlede kaldırıp kürsünün üzerine koyuvermişti!

Diğer dersler de hamallığın değerini anlamak ve iyi bir hamal olabilmek azmiyle geçip gidiyordu. Bu işi sevmeye başlamıştı. Kendine Kudret hocasını örnek alıyor, onun gibi büyük bir hamalojisit, hamalog (hamalbilimci) olup, “Senden adam olmaz!” diyenleri utandıracağı günleri sabırsızlıkla bekliyordu. Kaldığı yurtta odasının duvarlarına hamalların resimlerini asıyor,  çevresine ‘Sözlü Hamal Edebiyatı’ dersinden öğrendiği şiirlerden ve hikâyelerden örnekler veriyordu. Hatta çok sevdiği bir hamal manisini çerçeveletip duvarına asmıştı. Şöyleydi duvardaki mani;

“Taşıttın bana bunca yükü,

Unutma bugünden dünü

Ey güzelim hor görme hamal deyu!

Sırtımda yapacağım bu bahar düğünü!”

H.M.Y.O’daki öğrenciliği müddetince hamallığa âşıktı. Hayatının tek amacı Kudret hocası kadar iyi bir Hamalog olabilmekti! Ailesi de telefonda sesi coşkulu ve umut dolu gelen yavruları ile umutlanıyor, bir yandan da tercihinden dolayı onu küçük gördükleri için kendilerini suçluyorlardı. Hatta konu komşu bile söylediklerinden ve düşündüklerinden utanmıştı. Artık üniversite öncesinde gençler gelecekle ilgili yaldızlı hayallerine hamallığı da eklemişlerdi!

Günü gelince herkes gibi mezun oldu. Hamallığın mabedinden ayrılacağı için öylesine kederlenmişti ki; ne mezuniyet balosuna, ne de kep atma törenine gitmişti. Hâlbuki kep atma töreninde Kudret Hoca ağırlık kaldırma gösterisi yapmış, gözleri kendisine eşlik etmesi için en iyi öğrencisini aramış fakat bulamamıştı. Tahsil hayatı bitip eve gittiğinde hamallığın yaşatılmasına ve tanıtılmasına devam etmişti. Ama işler okuldaki gibi yürümüyordu. İş ararken tahsilini sorduklarında hamallığı coşkuyla anlatmaya başlıyor ama her seferinde alay konusu oluyordu. İşsizlik yüzünden ailesi, eskisi gibi düşünmeye başlamıştı. Yükselen itibarı birden düşüşe geçmişti. Bir gün aklına çok sevdiği sözlü edebiyat dersinde öğrendiği bir mani geldi. Şöyleydi;

“Taşımakla bitmez yalan dünyanın gamı, yükü

Sen bugünden unuttun mu dünü?

Hamal deyu hor göreni dinlersen

Sittin sene yapamazsın düğünü!”

Neden Kudret hocası gibi profesörlüğe yükselmiyordu. Ama Kudret Hoca uzmanlığı Tarihti ve gençliğinde parasızlıktan yaptığı pek çok işten biri de hamallıktı! Birden dank etti!  O yaz kafasını koyduğu planı tatbik için üniversite sınavına bir daha girdi ve Tarih bölümünü kazandı. Ailesi bu bölüme gitmesine de karşıydı. Dinlemedi! Kaydını yaptırıp tahsiline başladı. Geçimi için de ne iş bulduysa yaptı. Lisans eğitimini bitirdi, yüksek lisansa başladı, onu da bitirdi. Doktoraya başlayacağı zaman, Kudret Hocası hayata gözlerini yumdu. Hocasının yasından, doktora eğitimine bir dönem ara verdiyse de, sonradan kaldığı yerden devam etti.

Akademik basamakları birer birer tırmanıyordu. Az kalmıştı. Yakın bir zamanda profesörlük unvanı aldığında Türkiye’nin en büyük Hamaloğu olacaktı! Bir gün odasında çuval kaldırmak için yeni Terpodos tekniklerini çalışırken belinde bir ağrı hissetti. Sanki bir bıçak, leğen kemiğinin üstünden etine saplanmış da içeride dönüp duruyordu. Zorlukla masaya kadar gitti, bölüm sekreterini aradı. Sekreterin çağırdığı sağlık ekipleri derhal hastaneye götürdü. Doktor şöyle bir baktı, röntgen istedi. Röntgen geldi. Doktor tek kaşını kaldırarak, şöyle bir röntgene baktı ve teşhisi koydu: Fıtık! Cerrahi müdahale şarttı. Ameliyatla fıtıkları alındı. Bundan sonra hamallık yoktu. Önceleri kendini eksik hissetti. Artık öğrencilerine Kudret Hocasından öğrendiği teknikleri gösteremeyecekti. En kötüsü de Terpedos Tekniğini geliştiremeyecekti! Bir gün aklına ‘Sözlü Hamal Edebiyatı’ dersinden bir mani geldi. Şöyleydi;

“Taşıdın da ne oldu yalan dünyanın yükünü!

Kör mü idin göremedin önünü

Kırdın artık orta direği

Düğünü unut sen düğünü!”

O günden sonra hamallık, sadece teoride kaldı onun için. Ama iyi bir tarihçiydi artık. Bir gün profesör de oldu. Ama bir Kudret Üstlenir olamadı. Yaşamı böylece geçip gitti. Hamaloji’ye hayatını adadığı için evlenememişti. Ailesinden de kimse kalmamıştı. Yapayalnızdı. Emekli olduktan sonra da nadiren evden çıkar oldu. Çıktığı bir gün, sokakta dolaşırken aniden bir kriz geldi. Yere yığıldı. Çevresindekiler hastaneye götürdülerse de kurtarılamadı.

Cenazesinde öğrencileri onun gösterdiği yöntemlerle tabutu birer kişi dönüşümlü olarak taşıyıp mezarlığa götürdüler. Mezar taşı, vasiyeti üzerine hamal taşı şeklindeydi. Üzerinde şu mani yazılmıştı;

“Taşıdı gitti yalan dünyanın yükünü!

Ne anladı ne de bildi ömrünü

Sessizce ölüp gitti

Ne dününü bildi ne de düğününü!”

             

Doğuhan Dağ

1986 yılının 9 Ocağında Sivas'ın Kangal ilçesinde doğdu. Aslen Kırşehir Akçakent'lidir. Çocukluğu muhtelif yerleşkelerde geçti, bu sebepten kendini bir yere ait hissedemedi. Ama en çok Çorum'un Osmancık ilçesini sevdi. Üniversite yıllarını Sivas Cumhuriyet Üniversitesinde Antropolojiyle geçirdi. Mezun olmasına rağmen hayatının yarısı Antropoloji, diğer yarısı da muhtelif amaçlar içindir. Edebiyatla münasebeti fazla eskiye gitmez (8-9 yıl). Masal Fanzin'de "Ölü Cenin" ismiyle yazmışlığı vardır. Yazmayı, okumayı, koşmayı ve bisiklete binmeyi sever.

ÖncekiReva
SonrakiOkumak