Öykü

Bir Olayın Hiçyüzü

Herkes gibiydi, yaşlanıyordu… Bugüne dek geçmişi hiç özlememişti. Şimdi bir şeyler hissediyordu ama hissettikleri özlem değildi… Korkuyordu… Geçmişi özlemekten, yaşlanmaktan korkuyordu. Ama korkması buna engel değildi. Kolundaki saatin tik-takları; bugüne kadar ona söylenen -neredeyse- her şeyi yalanlıyordu. Zaman, tüm kuvvetleri ile işgal için ilerlerken, bildiği ve inandığı tüm şeylerin düştüğünü görmüştü. Düşme sırası kendindeydi! Birden etrafının sarıldığını hissetti. Onu müdafaa edebilecek olanlar çoktan teslim olmuşlardı. Yalnızdı ve kendini savunabilecek neredeyse hiçbir şeyi yoktu. Kalesinin burçlarından aşağı çaresizce bakan bir hükümdardı. Aşağıda düşman askerlerini durduran tek şey “Emir gelene kadar girmeyin!” sözüydü. Uzaklaştırmak istese uzaklaştıramazdı! Çünkü kalesinin etrafını saran askerlerin üzerine atacağı, kendi bedeninden başka bir şey kalmamıştı. Tek kalan ve kaldırabildiği şey kendisiydi! Yenilmek, diye düşündü. En büyük korkusu buydu belki de! Hayır, yenilmeyecekti! Ne zamana, ne de geçmişi özlemek korkusuna! Ama nasıl? Korkusunun üzerine düşündü. Neydi asıl korktuğu? Korkunun kendisi… O zaman korkunun kaynağını yok etmeliydi! Kendini mi öldürmeliydi? Hayır, bu anlamsız olurdu. Peki, bilincini kaybetse nasıl olurdu? Kendine zarar vermek de istemiyordu. Ne yapacağını uzun müddet düşündükten sonra bir karara vardı: Beynini kiralayacaktı! Satamazdı. Çünkü günü gelince lazım olabilirdi. O zaman da kiracıdan geri isteyebilirdi. Gazeteye ilan verdi: “Kiralık Beyin; yüksek tahsilli, birine tam, diğerine yarım yamalak hakim olmak üzere, iki yabancı dile sahip!”

İki-üç gün sonra bir talibi kapıyı çaldı. Kibar biriydi. Ama istenilen kirayı fazla bulduğu için anlaşamadılar. Ertesi gün bir başkası, beynin hakim olduğu yabancı dilleri yetersiz buldu. Sonrasında gelenler sadece bakıp gitti. Düşündüğü gibi olmamıştı. Bir eksiklik vardı ama ne ? Belki biraz mizah, beyninin cazibesini artırabilirdi. Fıkralar ve latifeler öğrendi. Kendince bayağı mizahi malzeme edinmişti. Gazeteye verdiği ilana ‘mizahi’ ibaresini de ekletti. Gelenler oldu yine… Ama kimisi fıkraları gülünç bulmadı, kimisi de latifelerin çok “bayat” olduğunu belirtti. Tam vazgeçip acılarına katlanmayı düşünürken, son bir talip geldi. Beynini çok beğendiğini ve kiralamak istediğini söyledi. Yalnız bir sorun vardı. Parası yoktu. İlk ay kira veremeyecekti. Son talibin bu züğürtlüğü canını sıkmıştı. Kapıdan kovdu. Beyninden kurtulmak için verdiği mücadele de başarısızdı. Vazgeçti. Acı çekerek sürdürdüğü hayatından bir gece; beyni, kafatasının tepesi havaya uçurulmak suretiyle çalındı…

             

Doğuhan Dağ

1986 yılının 9 Ocağında Sivas'ın Kangal ilçesinde doğdu. Aslen Kırşehir Akçakent'lidir. Çocukluğu muhtelif yerleşkelerde geçti, bu sebepten kendini bir yere ait hissedemedi. Ama en çok Çorum'un Osmancık ilçesini sevdi. Üniversite yıllarını Sivas Cumhuriyet Üniversitesinde Antropolojiyle geçirdi. Mezun olmasına rağmen hayatının yarısı Antropoloji, diğer yarısı da muhtelif amaçlar içindir. Edebiyatla münasebeti fazla eskiye gitmez (8-9 yıl). Masal Fanzin'de "Ölü Cenin" ismiyle yazmışlığı vardır. Yazmayı, okumayı, koşmayı ve bisiklete binmeyi sever.

ÖncekiIslak Ekin
SonrakiBiz