Öykü

Bir Arap’ı Öldürmeye Giriş: 101

 

I.

– الحياة قيد على انا

 

 

Malatya Havaalanının soğuk bekleme odasındaki ölüm sessizliği, yalnızca ağıtlara iştirak etsin diye üretilmiş bir metronom gibi kararlı ve düzenli inlemeler çınlatan duvar saatinin tik taklarıyla yarılırken; öğlenin kör sıcağından beri iki saatte bir ağzıma tıkıştırdıkları ve artık beynimi kulaklarımdan akma raddesine getiren yatıştırıcıların da etkisiyle, masanın üstündeki ne olduğunu tam anlayamadığım kırmızı şeye bakıyordum. Saat, gece yarısına üç vardı. İlk başta kırmızı bir top zannettiğim sonra içinde bir Japon balığı yüzen ve kırmızı ışıklarla içten aydınlatılan bir fanus olduğuna neredeyse emin olduğum şeyin; yarısı kemirilmiş bir elma şekeri olduğunu anlamamla, neden saatlerdir bu soğuk odada beklediğimi hatırlayarak yeniden ağlamaklı halime dönmem bir oldu.

 

O pazar sabahı da diğer her pazar sabahı olduğu kadar sıkıcı ve sıradandı oysa ki. Erken sayılabilecek bir saate uyanmış, işemiş, su almak için mutfağa yönelmiştim. Babam, mutfak masasına dirseklerini dayamış, dalgın dalgın oturuyordu. Benden saatler önce uyandığı, kafa tasının kendilerine ayrılmış oyuklarında alabildiğine rahatsız oturmuş iki küçük mürdüm eriğini andıran gözlerinden belliydi. Elinde kim bilir ne zamandan beri tuttuğu sigarayı içmeyi unutmuş, yer çekimine boyun eğen küllerin yerdeki parke üzerinde oluşturduğu gri bozgunluk abidesini hiç mi hiç umursamamıştı. Daha önce görmediğim kadar endişeliydi. Olağan bir tavırla “Günaydın Babik!” dedim. Başını bana doğru çevirdi, bir kaç saniye bir şey söyleyemedi. Günün aydın olmadığını o zaman anladım.

 

Babamla o sabah aramda geçen tam anımsayamadığım ama annemin sabah yatağında olmadığı, telefonunu da yanına almadığı, babamın arayıp birçoğunu uyandırdığı arkadaşlarından hiçbirinin annemin nerede olduğunu bilmediği, giderken arabayı da aldığı gibi bir takım rutin bozucu detaylar içeren ve olası bir olumsuzluk durumunda hemen telaşlanmaya yer arayan bünyemi sabahın köründe tuhaf bir huzursuzlukla kaplayan diyaloğun ardından; bisikletime atlamış ve yola koyulmuştum.

 

Malatya askeri lojmanlarında oturuyorduk o dönem, her yer dümdüzdü. Ben de hemen her gün bu sonu yokmuşçasına uzayıp giden arazinin, sarı otlarla çevrili dümdüz asfalt yollarını bisikletimle uzun uzun turlardım. O sabah da, her sabahki gibi bisikletimle ekmek almaya gittiğimi sadece giderken çevredeki evlerin önlerinde safir mavisi Peugeot 206’mıza bakıncağımı, sonra sabah hepimizi telaşlandıran fakat yalnızca biraz canı sıkılıp dolaşmaya çıkmış olduğuna kendimi inandırdığım annemi ve sıcacık buğday ekmeğini de alarak huzurlu evime döneceğimi söyleyip duruyordum kendime.

 

12-13 yaşlarındaydım o zamanlar, inançla aram iyiydi. Bizi koruyan bir Tanrı’nın varlığına ve yaşamın tüm sıkıntılarının bozkırda bisiklete binilerek unutulabileceğine inanıyordum. Tanrı’ya annemin iyi olması için dua ederek ve bozkırda bisiklet sürerek lojmanın kantinine kadar gittim. Arabayı yol boyunca görememiş olmaktan duyduğum huzursuzluğu kantin vitrinindeki elma şekerleriyle unuttum.

Bir gün önce; dedemin de gelişiyle nüfusu beşe çıkmış sevimli çekirdek ailemizi alarak Adıyaman yolunda bir kebapçıya gitmiş, neşe saçarak akan ve insanın iştahını açan nehrin kenarında karnımızı tıka basa doyurduktan sonra şehre dönmüştük. Dönüşte, kardeşimin yeni yeni dökülmeye başlamış süt dişleriyle ısırmakta zorlansa da büyük bir afiyetle yediği elma şekerlerinden almıştık. Evdeki kasvetli havayı dağıtmak için ekmeğin yanına üç tane de – anneme, kardeşime, bana – elma şekeri aldım.

 

Arabayı bulamamın tek mantıklı açıklamasının, ben yoldayken annemin çokta eve dönmüş olmasına bağlayarak ve taze ekmekle birlikte lezzeti şahlanacak kahvaltı sofrasının hayalini kurarak geldiğimden daha hızlı döndüm eve. Bisikletimi apartmanın önündeki aydınlatma direğine demirlerken, balkonda ağladığını belli etmemeye çalışan bir yüz ifadesini emanet bir palto gibi suratına geçirmiş dedemi gördüm. Bir süredir unutmaya çabaladığım huzursuzluk yeniden vücuduma hakim oldu. Merdivenleri çıkarken, apartman boşluğunda yankılanıyordu kalp atışlarım.

 

İçeri girip de evdekilerin yüzünü görünce emin oldum, bir yumurtaydım ben. Asfalta fırlatılıp atılmış, kırılmış, kabukları, parçaları dört bir yana dağılmış bir yumurta. Malatya’da öğlen oluyordu ve nasıl çürüdüğümü izliyordum, adım adım. Siz hiç bozkır güneşinin kavurduğu asfaltta çürümekte olan bir yumurtayı kokladınız mı? Gün boyu üzerimden atamadığım ve şimdi, Malatya Havaalanının soğuk bekleme odasında gördüğüm elma şekeriyle yeniden hatırladığım koku oydu işte. Hastanenin morgu da öyle kokuyordu. Ölümün kokusu muydu yoksa yitimin kokusu mu bilmiyorum.

 

Tam on dört saat olmuş sabah bisikletimle evden çıkalı. Şimdi ise annemin na’şını İzmir’e götürecek uçağın hazırlanmasını bekliyorum, bozkır ateşinde kavrulmuş birkaç kırık yumurtayla. Kardeşim diye adlandırdığım en küçüğünün, hastane koridorlarında gün boyu kemirdiği elma şekeri de uğurlamaya gelmiş gibi bitkin ve kırmızı.

 

Birazdan uçağa binip uykuya dalacağım. Yüce Lustral da bana yardım edecek. Sahi annem de uyuyor değil mi şimdi? Ne çok uyudun be anne! Elma şekeri karardı; sana almıştım halbuki. Neyse ki kabuğu hâlâ kırmızı. Haddinden fazla kırmızı…

 

II.

– ميت أنا

 

Büyük gri şehirlerden, küçük gri şehirlere ne zaman gitsem burnumun direğini sızlatan o tanıdık, nemli, şehrin griliğini ve otogarın köhneliğini doğrulayan küf kokusunu en son duyduğum o serin Şubat sabahı; onu tekrar göreceğim aklımın ucundan bile geçmiyordu. Ama oldu işte.

 

Arnavut taşları bilge bir ihtiyarın alın çizgileri gibi düzensiz uzayıp giden, iki yanı kahveci ve nargilecilerle çevrili yolun son bulduğu genişçe düzlükte; yüzünde, gerçekliğinin sorgulanması gerektiğini deneyimlerimle sabitlediğim masumane bir gülümsemeyle dikiliyordu. Yolun başından beri gözlerimi bakmaktan alıkoyamadığım, dolunayın aydınlık harelerini andıran omuzundan göğüslerine hafif bir okşamayla inip sağ eli hizasına sarkıtılmış kan kırmızısı çantayla aynı rengi paylaşan dudakları; -o dudakların tadına pekala aşinaydım- bulut beyazı teninin üzerinde insanı ürperten bir tezatlık oluşturuyor ve sakura kokularına bulanmış bir Japon bayrağını anımsatıyordu.

 

Yolumu değiştirmeliydim. Bornova’ya onun için gelmemiştim. Hatta İzmir’e dönme kararını verirken beni en çok tereddüde düşüren, herhangi bir yerde ona rastlama ihtimalimdi. Kalbimin atışları şakaklarımı zonklatıyordu. Korku, merak, arzu ve geçmişle yüzleşmek zorunda kalmanın tarifi zor yoğunluğunu aynı anda hissediyordum.

 

“Seni bir çarşamba günü terk edeceğim, sonra başımı alıp perşembeye doğru gideceğim.” demişti giderken. Hayatımdaki en şairane yitimdi yine de kendi cümleleriyle terk etmesini yeğlerdim. Sonra beni uzun süredir aldattığını öğrendim. Ayrılığın hezeyanı güçlü bir öfkeye büründü. Bir daha da görmedim yüzünü. Mayıstı, sıcaktı, yalnızlıktan terliyordum. Üstüne kaç Mayıs geçti bilmiyorum.

Tüm bunlara rağmen delicesine bir özlemle kavruluyordum. Koşup sarılmak, yıllardır çarşambada kaldığımı ve onu aslında hiç unutamadığımı söylemek; soluğuna olan açlığımı bitirmek istiyordum. Söyleyeceğim sözlerin provasını yaparak yanına kadar gittim. Beni hala fark etmemişti. elindeki telefonla bir şeyler yapıyordu. Tam adını haykıracakken dizelerce sustum. Bedenim beni dinlemiyordu. Dilimdeki tüm hücrelerin tek tek kilitlendiğini hissetim.

 

Ayaklarımın özerklik talebine boyun eğdim. Hızla geri döndüm, geldiğim yolu yarıladığımda ürkekçe arkama baktım: birkaç dakika önce, başımı uzatsam nefesini soluyabileceğim kadın, yoktu. Birden göğsüme bir sumo güreşçisi oturdu. Önce nefesim kesildi, sonra gözlerim karardı. Çuval gibi yere yığılırken telaşla beni tutmaya çalışan adamın siluetini saymazsak, o akşamdan görsel hafızama emanet, Japon bayrağından devşirilmiş kıpkırmızı dudaklar kaldı.

 

 

III.

 

– الغريب أنا

 

İçeri girip kaval çalanlarla gürültülü kalabalığı görünce “Çekilin!” dedi, “O ölmedi, uyuyor.” Onlar ise alay ettiler.

 

Kafamda aynı cümle dönüp duruyordu. “O, ölmedi uyuyor.” Nereden gelmişti bu cümle? Tanrı kelamı mıydı sanki? Evet ya Tanrı tabi… Kesin Tanrıdır zaten! Beni öğlenden beri bu karanlık, küf kokulu morga kapatan da odur. “Çekilin!” dedi, “O ölmedi, uyuyor.” Çivilenip kalmıştı işte. Üç saat mi oldu ya da beş saat falan. Akıl erdirmek gerçekten zor. Neden kapattılar ki beni buraya? En azından ışık olsa…

 

15 dakika falan oldu galiba, sedye gibi bir şeyle aldılar beni morgdan. Teker seslerinden anladım. Işık hala yok. Kör olma ihtimalimi tartıp duruyorum. Gözlerim görmüyorsa büyük bir sorun var demektir. Peki neden morgda bekletmişlerdi beni bunca saat? Ölü olmadığımı anladılar herhalde diyorum. Kimse ağlıyor mu diye kulak kabarttım yol boyunca. Bir hastane burası belli ama hiç ağlama duyamadım. Ölmüş olsam bir ağlayanım olurdu herhalde. Yok canım, ölmemişimdir. İhtimali yok.

 

Şimdi beni getirdikleri odada belli belirsiz bir müzik duyuyorum. Eski bir şarkı bu.

 

“I’m alive… I’m dead… I’m the strager… Killing an Arab…”

 

Dilimin ucunda adı. Bir zamanlar çok dinlerdim. Aman canım sen de. Daha ölüp ölmediğinin farkında değilsin şimdi şarkının adını mı düşünüyorsun. Çok geçmeden odaya birkaç kişi daha geliyor. Yarı Latince bir şeyler konuşuyorlar. Tam anlayamayınca dinlemekten de vazgeçiyorum adamları.

 

Bu sabah Kilyos sahilindeydim onu anımsıyorum. Kumsalda bir sigara yakmıştım. Gökyüzünü anımsıyorum sonra. Sonra bir kırmızılık ama nereden? Sonrası silik işte. Şu an kadar silik.

 

Kendime geldiğimde, gözümü açmaktan bahsetmiyorum, düşünmeye başladığımda işte. Kollarımı kıpırdatamıyordum, keza bacaklarımı da. Ama gözlerim açıktı biliyorum. Bilmediğim şeyse neden karanlık bu kadar ortalık? Bu demir soğukluğu nereden geliyor? Bir de şu cümle. Gitmedi gitti ne cümleymiş.

 

İçeri girip kaval çalanlarla gürültülü kalabalığı görünce “Çekilin!” dedi, “O ölmedi, uyuyor. Onlar ise alay ettiler.”

 

Neyse, müzik hoşuma gitmeye başladı. The Cure galiba. Adamlar ne diyor gerçekten umurumda değil.

 

“Standing on the beach

With a gun in my hand

Staring at the sea

Staring at the sand

Staring down the barrel”

 

Kumsal’da ne yaptığımı anımsayamayınca ben de biraz daha geçmişi yokladım. Şu cümleden başka bir de anamın öldüğü gün var aklımda. Malatya’daki o soğuk bekleme odası. Sonra hangisi, İzmir’de bir gün bir kadına bakamamıştım. O anki bayılışım geliyor aklıma. Öyle hissediyorum yine. Her an kendimi derin uykuya teslim edebilirim.

 

“Sanayiden temiz bir Renault ayarladık Salih’e, indirim de yaptı adam. Temiz çocuktur Salih, annesini getirirdi hastaneye hep. Nikâhına şimdi bizi de çağıyor, vefalı çocuk işte. Neyse, savcım; başlayalım mı?”

 

Sesi boğuktu adamın. Cümlesini tamamlayınca onay bekler gibi duraksadı. Devam etti sonra:

“Açtın otopsi dosyasını oğlum? Tamam, yaz: 30 yaşlarında, siyah saçlı…”

 

Otopsi mi? Adam otopsi mi dedi? Şaka yapıyordur canım. Ölmüş olamam. Yok yahu ne otopsisi? Bak kanlı canlı adamım burada yahu. Ölü insan bunları nasıl hatırlasın?

Kumsaldaydım, elimde metal yorgunu bir şeyler vardı. Gökyüzünü anımsıyorum. Sonra bir cümle, fısıltı gibi geldi geçti. “Çekilin!” dedi, “O ölmedi, uyuyor.” Onlar ise alay ettiler. Sonrası çok silik. Çok, kırmızı. Haddinden fazla kırmızı.

 

“Yaz oğlum. Şahsın, öğle saatlerinde Kilyos yakınlarındaki bir kumsalda 13mm’lik baretta tabancayla, kafasına bir el ateş etmesi sonucu intihar ettiği aşikârdır. Klasik otopsiye gerek yoktur.”




الحق أنا

 

 

             

Umut Tugay Temel

Film, animasyon, ses, durağan görüntü ve içerik üretir. İzmirlidir. Başlıca ilgi alanları müzik, edebiyat, sinema ve sanatla az ya da çok alakalı her şey olarak özetlenebilir. İlk öyküsü “Rostam’ın Ağacı”, Hişt Hişt Genç Sait Faik Öykü Yazma Yarışmasında Türkiye ikinciliğine layık görülünce öyküye ağırlık verdi. Alfabe ve Peyniraltı Edebiyatı başta olmak üzere çeşitli süreli yayınlarda öyküler ve şiirler yayımladı. RadyoVesaire’de “Geyikli Gece”, Radyoksit’te “Kedilere Fısıldayan Adam” ve “At Hayvanı” yaptığı radyo programları arasındadır. Vakt-i zamanında, Bilgi Üniversitesi Yaratıcı Yazarlık Kulübü'nün başkanlığını yürütmüş, Poedat Felsefe Kolektifi ile çalışmış, Poedat Dergisinin kurucu kadrosunda yer almış, Evdeki Saat isimli alternatif müzik grubunda bas gitar çalmış ve Atla Deve Prodüksiyon'u kurmuştur. Ama o işler hiç de öyle süt liman gitmemiştir. *** Hâlâ adam olamamıştır.

ÖncekiDerin Sarıyer ile Müziğe ve Tasarıma Dair Derin Bir Söyleşi
SonrakiEdebiyatın İçinden “Yunus Emre”