Öykü

At Masalı

Şevket kahvaltıda gazetesine göz atarken gözüne değişik bir ilan çarptı. “Satılık at, sahibinden çok maceraya sürüklenmiş, yaşlıdır ama hatırası çok.” Şevket’in yüzünde tatlı bir tebessüm hâsıl oldu. Karşısında oturan Şebnem bu değişikliğin farkına varmış, çatalına takılı olan son lokmasını ağzına attıktan sonra; “Ne oldu hayatım, komik bir şeye mi rastladın?”

Şevket gülümsemesini muhafaza ederek gazetesini katlamaya başladı, katlanmış gazeteyi masaya koyduktan sonra, “ilanlar vardı da, aralarında komik bir şeye rastladım.”

“Ne ilanı?”

“At, yaşlı bir atın ilanı.”

Şebnem çayını tazelemek için yerinden kalktı; “Şevket sen de ister misin? Soğumuştur ata bakarken,” dedi çayı doldururken.

Şevket yüzünde tebessüm kurnazca bir şeyler düşünmekteydi, birden uyanmış gibi cevap verdi; “Çayı mayı boş ver de gel biz bu atı alalım!” Şebnem çayını doldurup masaya otururken, “Neden Şevket, atı ne yapacağız? Hem yaşlı bir at, yarış atı olsa neyse!”

Şevket yerinden kalkıp karısını ikna etmek için iyice ona yaklaştı ve ardından ellerini karısının omuzlarına koyup yüzüne eğildi; “Ama bu ihtiyar atın hatırası varmış, ne olur alalım ne olur!”
Şevket’in bu çocukça isteklerini reddetmeyi, Şebnem’in gönlü elvermezdi. Sağ omzundaki eli öptükten sonra ayağa kalktı, kollarını kocasının boynuna doladı; “Atı aldıktan sonra ilk ben binerim ama!”
Şevket yüzünü ekşitip karısının kollarından kurtuldu, “Bak Şebnem, ben o atı sen binesin diye almıyorum!”

Şebnem, asabiyetten sesi titreyerek; “Ne yani, hep sen mi bineceksin! İyi vallaha! O zaman atı almak için benden metelik bekleme!” Şevket anlaşılmadığı için öfkelenerek yumruğunu sertçe masaya vurdu, sesini yükselterek “Kızım salak salak konuşma! O ata binilmeyecek, zaten o binek atı değil! Acil durumlar için kullanılacak o kadar!”

Şebnem kocasının dediklerini hala anlamamıştı. Olsun. Her kavgada alttan alan kendisi değil miydi, bu sefer de öyle yapacaktı.

“Tamam Şevket, atı almanda yardım edeceğim. Üstelik o ata elimi bile sürmeyeceğim, tamam mı?” Şevket biraz durulmuştu; “Tamam!” Sonra gazetesini aldı. İlanların olduğu sayfada atı aradı, adres açık ve basitti. “Otoban 80. Km”

Şebnem “Tamam sen yola çık, ancak gidersin. Öğle yemeğine yetişmeye çalış.” Şevket başıyla onayladıktan sonra yola çıktı, takribi yarım saat sonra atın satıldığı yerdeydi. Arabadan indi. Atın yanında bir tabureye oturmuş, uzaklara bakan ihtiyara; “Bahsettiğin at bu mu? Ne istersin bunun için?”

İhtiyar, atın dizginlerini adamın eline tutuşturarak; “Al senin olsun!” Şevket şaşırmıştı: “Ne yani, bedava mı bu şimdi?”

“Hayır! Elbette karşılığı olacak!”

Şevket atın başını okşarken sordu; “Peki, ne istiyorsun?” İhtiyar elini Şevket’in sağ omzuna koydu: “Bak evlat, bu at tahmin edemeyeceğin kadar yaşlıdır! Bana dedemden kaldı. Sen bu atı alıp götüreceksin ama sadece lüzumlu olduğu zamanlarda kullanacaksın. İkimiz de biliyoruz.”

“Evet, öyle ama karşılığında ne istiyorsun?” İhtiyar, ellerini arkasında kavuşturarak, Şevket’in arkasındaki ufka bakıp sözlerine devam etti “Evlat, tek istediğim bu atı alıp gitmen ve asla geri dönmemen!”

Şevket şaşırarak,

“Peki, ama neden?”

“Evlat sen bu atı istiyor musun, istemiyor musun?”

“Evet. İstiyorum.”

“Tamam, atla sırtına, o her şeyi bilir, seni evine şu altındaki arabadan hızlı götürür!”

İhtiyar bunu dedikten sonra Mevlevi dervişleri gibi sema dönmeye başladı, hızlandı hızlandı! Şevket’in şaşkın bakışları arasında üzerine bastığı toprağı oyarak oluşturduğu tünelde kayboldu. Şevket şaşkınlıktan küçük dilini yutmak üzereydi, bildiği bütün duaları okuyordu! Titreyen elleriyle okşadığı atın boynuna sarıldı, atta gözle görülebilen bir anormallik yoktu. Şevket birden korkuyla kendini geriye attı. Atın iki yanında kanatlar çıkmaya başlamıştı! Şevket korkuyla yerinden kalkarak arabasına atladı. Gaza yüklendiği gibi eve doğru süratle yol almaya başladı. Evinin önüne geldiğinde kafasını direksiyonun simidine yaslayarak derin bir nefes aldı. Terlemişti, hızlı hızlı soluyordu. Gören koşarak geldiğini zannederdi. Hemen eve çıktı, Şebneme durumu anlatmalıydı hem de hemen! Kapıyı hızlı hızlı vurmaya başladı, zile basmayı akıl edememişti. Şebnem kapıyı açtı, Şevket’in bu halini görünce “Hayırdır Şevket, bu ne hal?” Şevket içeri girdi, ayakkabılarını çıkarıp rastgele bir kenara fırlattı. Tam kendini bir koltuğa atacakken gördüğü şeyin şaşkınlığından korkuyla bağırdı,

“Ssseeen! Seeen! Ama nasıl olur!” Yerin altında kaybolan ihtiyar oturma odasının başköşesindeydi! Şevket ihtiyara uzak bir koltuğun tepesine tüneyerek “Senin ne işin var burada!” ihtiyar yeleğinin içinden bir kâğıt çıkararak “Evlat, kusura bakma ihtiyarlık işte! Şunu sana imzalatmayı unuttum!” İhtiyar katlanmış kâğıdı açarak sehpanın üzerine serdi. Olanları şaşkınlıkla izleyen Şebnem’e dönerek “Kızım, bana bir kalem getir.” Şebnem “Tamam şimdi getiriyorum amca.” Biraz sonra kalemle geri döndü. İhtiyar kalemi alıp boş kâğıdın üzerine “Bu atı aldım ve ölene dek onunla birlikte yaşayacağım.” yazdıktan sonra kalemi Şevkete uzatıp “İmzala!” dedi. Şevket hâlâ korkudan titriyordu; “Hayır! Hayır! İmzalamayacağım!” Şebnem’e dönüp; “Şebnem bu adamı niçin içeri aldın! Kim olduğunu biliyor musun?” Şebnem şaşkındı ama cevaplamak zorundaydı. “Bilmem, sen gelmeden yarım saat önce geldi. İmzalatacağı evrak varmış, imzalatıp gidecekmiş.” Şevket manasızca eşine bakarken birden öfkeyle ihtiyara dönüp “İmzalamıyorum lan! İmzalamıyorum işte! Atı da almıyorum!” İhtiyar sükûnetini koruyarak “evlat bir kere geldin o ata dokundun. Almak zorundasın! Eğer almazsan sonrasına karışmam!” Şevket iyice öfkelendi; “S.git lan evimden! Şimdi S. git!” Şebnem, mani olmak için kocasının önüne geçti ve kocasının gözlerinin içine bakıp “Asıl sen git, bıktım usandım senden! Atı almak için uğraşan sensin, ata binmeme mani olan da sensin! Sonra da kalkmış bu zavallı ihtiyarı evden kovuyorsun! Defol git, anlıyor musun! Defol!”

Şevket şaşkın ve kızgındı. “Şebnem sen yine saçmalıyorsun! Buradaki tek yanlış ben miyim ha, ben miyim?” diye gürledi. Şebnem kollarını kavuşturup arkasını dönerek “Git Şevket! Lütfen git!” Şevket öfkeyle kapıyı çarpıp çıktı, arabasının yanına geldiğinde neredeyse düşüp ölecekti. İhtiyarın verdiği at, kanatlarını katlamış, çocukların tezahüratları eşliğinde arabasını kemiriyordu. Çocuklardan biri “Şevket abi nereden aldın bu atı? Çok güzel araba kemiriyor!” Şevket çıldırırcasına ufka doğru koşmaya başladı; koştu, koştu… Yorulunca bir taksiye atlayıp otobanın 80. Km’sinde indi. İhtiyarın kaybolduğu çukura baktı, başka kaçacak yer olmadığından çukura atladı ve gözden kayboldu.

Şevket, sert bir inişten sonra önünde açılmış tünelden yürümeye başladı. Yürüdü, yürüdü; bir şey bulamayacağını anlayınca geri dönmek istedi. Aynı yolu tekrar yürüdü. Tünelin başladığı yere geldiğinde bitkin bir halde yere çöktü. Kafasını kaldırdı. Girdiği delikten gökyüzünü izlerken, birden Şebnem’in kafası yukarıda belirdi. Şevket şaşkındı. Bugün ne de çok şaşırmıştı! “Şebnem ne işin var senin orada?” Şebnem ağlamaklıydı, zorlukla konuşarak “Üzgünüm Şevket! Üzgünüm! Keşke atı almasaydın!”

“Şebnem saçmalama hâlâ; ne atı, ne oluyor lan burada! Kafayı yiyecem amk!” Ardından ihtiyarın başı göründü, “Evlat küfretme ayıptır!” Şevket, ihtiyarı da görünce iyice köpürdü; “Ulan senin de! Atının da! Hatırasının da …!” İhtiyarın ve Şebnem’in başları kayboldu. Şevket delikten çıkmaya uğraştı ama çıkılacak gibi değildi! Nasıl girdiğini hatırlayınca neden çıkamayacağını anladı.

İhtiyarın başı tekrar göründü; “Şevket bunu almak zorundasın” Atı Şebnem ile iterek delikten aşağı attılar. Şebnem hâlâ ağlıyordu. Şevket artık şaşırma yetisini kaybetmiş bir şekilde ata bakıyordu. At tuhaf seslerle kişneyerek tünelin ilerisine doğru koşmaya başladı ve gözden kayboldu.

Şevket, şimdi sadece olacakları bekliyordu. İşlerin nasıl bu hale geldiğini anlamaya çalışıyordu. Bu işte bir terslik vardı, bütün bunlar rüyadan ötesi değildir diye düşünüyordu. Birden gözleri parladı, bütün bunlar rüyaydı! Etlerini kopartırcasına kendini çimdiklemeye başladı. Olmadı. Saçlarını çekiştirmeyi denedi, olmuyordu! Uyanamıyordu! Şimdi de başını tünelin toprak duvarlarına vuruyordu. Şevket böyle uğraşırken yukarıdan ihtiyarın sesi geldi; “Boşuna uğraşıyorsun evlat, bunların hepsi gerçek!” Ardından ekledi:“Ha unutmadan, tünelin çıkışını bulmak için atı takip etmen gerekirdi. Bak o da burada!” Şevket kafasını kaldırıp baktığında, atın aşağı bakarak gülercesine kişnediğini gördü. Çaresizliğinin etkisiyle daha fazla dayanmadı, ağlamaya başladı. Kendini biraz toparlayarak “Peki, şimdi ne olacak?” diye sordu. İhtiyar soğukkanlı bir şekilde “Olacak olan olacak evlat!” Devam etti; “Eğer atı alsaydın, at seni sırtına alacaktı. Tünelin çıkışına, yani evinin bahçesine götürecekti. Ama sen bunu yapmadın. Ata dokununca atı alman gerektiğini bildiğin halde almadın. Biraz anlayışlı ve sabırlı olsaydın bunları yaşamazdın!” Şevket sordu:

“Peki, öbür çıkış ne oldu?”

“Ora kapandı evlat! Buranın kapanacağı gibi!”

İhtiyar bunu söyledikten sonra deliğin ağzını bir kenarından çekerek diğer kenarıyla birleştirdi.

             

Doğuhan Dağ

1986 yılının 9 Ocağında Sivas'ın Kangal ilçesinde doğdu. Aslen Kırşehir Akçakent'lidir. Çocukluğu muhtelif yerleşkelerde geçti, bu sebepten kendini bir yere ait hissedemedi. Ama en çok Çorum'un Osmancık ilçesini sevdi. Üniversite yıllarını Sivas Cumhuriyet Üniversitesinde Antropolojiyle geçirdi. Mezun olmasına rağmen hayatının yarısı Antropoloji, diğer yarısı da muhtelif amaçlar içindir. Edebiyatla münasebeti fazla eskiye gitmez (8-9 yıl). Masal Fanzin'de "Ölü Cenin" ismiyle yazmışlığı vardır. Yazmayı, okumayı, koşmayı ve bisiklete binmeyi sever.

ÖncekiKaramsarlık
SonrakiAntik Bir Şehre Küçük Bir Yolculuk…