Öykü

Aşk Hakkında…

Elektrikler kesildiğinde Paul büyük salonun köşesindeki sandalyede oturmaktaydı, son sekiz saattir olduğu gibi… Hiç istifini bozmamış, karanlığa tepki vermemişti. Yarın 83 yaşını dolduracaktı ve önemi yoktu artık aydınlık ya da karanlığın…

Karısı Felicia hemen yanında yatıyordu, uyumaktaydı. 1983 yazında çıktıkları Hırvatistan tatilinde aldığı kırmızı elbise vardı üzerinde; göğüsleri hala o günkü gibi fırlamak üzereydi elbiseden. O geceyi unutmamıştı Paul; 54 senelik evlilikleri boyunca en iyi sekslerini o gece yaşamış ve gündoğumunu izlemişlerdi, pakette kalan son sigarayı paylaşırken…

İstemsiz bir tebessüm belirdi dudaklarında, Felicia’ya dönüp, uzun uzun baktı. Saçlarını özenle yapmıştı kadın. Fondöten kırışıklıklarını kapatıyordu. Ağarmış kaşlarını yeni boyatmıştı daha… Derin bir nefes çekti Paul ama oksijen yetmedi, sigarayı özlediğini fark etti. Sigarası yoktu, 13 sene önce tiksinerek, öksürerek, küfürler savurarak fırlatmıştı elinden; perdeyi yaktığı için sağlam bir azar işitmişti Felicia’dan…

Tekrar kafasını kaldırıp, saatlerdir izlediği İsa’ya çevirdi gözlerini, öylece kalakaldı dakikalarca; bir şey hissettiğinden değil, sadece yapacak başka bir şey yoktu ve sonunda uykuya yenik düştü. Saatler sonra bir el omzunu okşarken uyandı.
“Bay Carter?”

Kendisine sesleniyordu genç bir adam, gözlerini açınca onun cenaze evi sahibinin küçük oğlu olduğunu gördü.
“Ne istiyorsun çocuk?

Aksi adamdı Paul. Felicia ve annesi dışında kimseye göstermemişti gerçek yüzünü, babasından öğrenmişti bunu…

“Uyuyakalmışsınız Bay Carter. Belki de eve gitme zamanı gelmiştir. Sizi bırakmamı ister misiniz?”

“Akşamüzeri bunu sorduğunda sana gitmek istemediğimi söylemiştim evlat, hatırlıyor musun?”

Paul hemen yanındaki tabutun içine elini sokup, Felicia’nın sağ elini yakaladı fakat dokunmasıyla bırakması bir oldu. Buz gibiydi karısının elleri.
“Dokunmamalısınız Bay Carter. Bozulabilirler. Bunu görmek istemezsiniz.”

“Bana neyi isteyip, istemediğimi söyleyip durma çocuk. Yaşlı bir bunak olmam, aptal olduğum anlamına gelmez. Hâlâ düşünebiliyorum.”

“Özür dilerim Bay Carter, karınızın yanında kalmak istediğinizi biliyorum fakat bu soğuk salonda oturup, öylece onu izlemeniz sağlığınız için pek faydalı bir şey değil. Karınızı sevdiğinizi biliyorum ama unutmamalısınız ki, o da sizi seviyor, o hala size aşık ve bunu yapmanızı, kendinizi bu şekilde yıpratmanızı asla istemezdi. Geride kalmak acıdır ama hayat sizin için hala devam ediyor.”

Paul genç adamın söylediklerini dikkatle dinledi. Çocuk paragrafını bitirdiğinde, Paul net bir tepki vermeden önce bir süre gözlerinin içine baktı ve birkaç saniye sonra gülmeye başladı; kahkahası geniş ve soğuk salonda yankılandı. Çocuk hiçbir şey anlamamıştı.
“Evlat, bana ne aşk hakkında, ne de hayat hakkında zırvalamaya kalkma sakın. Sen aşk hakkında ne biliyorsun, hı?”

Oysa o kadar da küçük değildi genç adam; yirmilerinin sonlarında olmalıydı. Hatta bir evlilik bile yaşamış olabilirdi. Az önceki şiddetli ses tonunu düşürdü Paul ve daha sakin bir şekilde konuşmasına devam etti.

“Bir gün bir bebek görürsün; uzun, sapsarı saçlar, dik göğüsler, küçük kalçalar, biçimli bacaklar. Gözleri sonuna kadar açıktır, görürsün; seni istiyordur fakat hemen ele vermez kendini, oyun oynamak ister, işin doğasına uygun şekilde savaşmak, dans etmek ister seninle; ne kadar çaba sarf edeceğini görmek ister. Bu sırada Paris’te olabilirsin ya da Roma’da hatta belki İstanbul’da… Herhangi bir aşk şehrinde olabilirsin ya da önemli değil, belki de bir köprü altındasındır. Önemli olan aranızdaki enerjidir, bir tür elektrik yakıyordur ikinizi de, öylece kapılırsınız birbirinize, aşk budur dersiniz fakat aşk o değildir. Aşk nedir, biliyor musun çocuk? Tüm o kıvılcımlardan 50 sene sonra televizyondaki aptal bir programın karşısında altına sıçarken bulursun kendini ve yanında sadece 50 sene önce içini yakan o afet vardır; kıçındaki bezi değiştirmesini izliyorsundur. Bezi çöp tenekesine tıkar, ellerini yıkayıp, yanına gelir ve oturup, yanağına bir öpücük kondurur. İşte aşk budur çocuk; o tenekeye tıkılan boktur aşk.”

“Artık romantik şehirlere gidemiyorsunuzdur, hatta şehirleri boş ver, pelvis kaslarınız eskisi gibi çalışmadığı için sinemaya bile gidemiyorsunuzdur ama yine de bütün gün boyunca karşı karşıya oturup, yıllardır gördüğünüz o eskimiş surata gülümsersiniz. Uyuyakalır, omzuna salyası düşer dudaklarından. İşte aşk budur evlat, aşk; o çürük diş kokan salyadır, buz gibi ve makyajlı bir cesettir aşk… Sakın aşktan bahsetme bana çocuk. Sen aşk hakkında hiçbir şey bilmiyorsun.”

Paul’un hemen karşında dizlerinin üzerinde duran genç adam kendini bırakıverdi yere. Kıçını halıya koydu ve bir süre öylece oturdu. Konuşmadılar…

Neden sonra ceketinin cebindeki sigara paketini çıkarıp, bir sigara yaktı çocuk. Bir tane de Paul’a uzattı. Sonra ayağa kalkıp, yaşlı adamın sigarasını yakmaya çalıştı. Paul, çocuğun elindeki çakmağı alıp, “iyi geceler” diledi; kızgınlığının ona karşı olmadığını özellikle belirtmek isteyen, olabildiğince sakin bir ses tonuyla…

Anladı çocuk… Başıyla selam verip, cenaze salonunu adımladı ve dışarı çıktı, arkasından kapıyı kapatarak…

Paul kendisi bile şaşırmıştı ses tonuna. Hatta söylediklerine bile şaşırmıştı; daha önce hiç düşünmemişti bunları…
Elindeki sigaraya baktı bir süre. Eski bir arkadaşa rastlamak gibiydi. Dudaklarına götürüp ateşledi arkadaşını, derin bir nefes çekti seneler sonra…
“Sen ne boktan bir meretsin be…”

Biliyordu Paul, çocuk haklıydı; evine gitmeli, banyo yapıp, uyumalı ve ertesi sabah dinlenmiş bir şekilde katılmalıydı törene fakat çocuğun bilmediği çok şey vardı. 50 sene boyunca Felicia olmadan uyumamıştı Paul. Son 10 senedir tek başına banyoya girmemişti hiç; “düşersin” diyordu Felicia; “kendini öldürürsen çok kızarım” diyordu.
Sarışın afeti olmadan gidemezdi Paul. O kadar kolay değildi; saatlerdir boşuna oturmuyordu şu kıçı kırık sandalyede. Biliyordu bunu yapamayacağını… Sigaradan derin bir nefes çekti ve bir Felicia’ya, bir de karşısındaki uzun perdeye baktı.
“Gidemezsin” dedi Paul.

Bir sigaraya, bir de karşısındaki uzun perdeye baktı.
“Gidemem” dedi Paul. “Bu o kadar kolay değil.”
Bir Felicia’ya, bir de karşısındaki uzun perdeye baktı…

             

Efecan Keskin

21 Ağustos 1988’de İstanbul’da doğdu. Liseden sonra film şirketlerinde reji asistanlığı yaptı. Bazı tanıtım filmlerinin yönetmenliğini üstlendi. Halen İstanbul’da yaşamakta, kısa öyküler ve film senaryoları yazmaktadır.

ÖncekiDeep Ellum, Dallas - TX
SonrakiAmansız Devrim Mücadelesi