Kitap

Ahmet Ümit ve ‘İstanbul Hatırası’

Ahmet Ümit, 1960 yılında kilimci bir babanın ve çeyiz sandığı kitaplarla dolu terzi bir annenin yedi çocuğundan biri olarak Gaziantep’te dünyaya gelmiştir. Marmara üniversitesi Kamu Yönetimi bölümü mezunudur. Annesi kitap okur ve okuduğu hikâyeleri günlük sohbetlerde anlatırken, Ahmet Ümit’in içinde kitaplara dair bir sevgi yeşerir.

Gençlik dönemlerinde TKP’ye katılmış olan Ahmet Ümit, eşi ile de bu sayede tanışmıştır. Ne tesadüftür ki, eşini istemeye gittikleri tarih 11 Eylül 1980’dir. Polisiye roman yazma konusundaki becerilerini, gençlik yıllarındaki siyasi hareketlerle beraber; gördüğü, yaşadığı ve hissettiği duygulardan edinmiştir. Mesela darbe yıllarında içeri atılması, arkadaşlarının yanı başında ölmesi gibi…

Ahmet Ümit kendini solcu olarak tanımlar. Bir dönem Rusya’ya giderek eğitim görmüştür ve şu sözleri söylemiştir:

“Moskova’da yaşarken kafamdaki sosyalizm ile Moskova’daki sosyalizmin çok farklı olduğunu gördüğüm zaman dedim ki: ’Ben kendi sözümü söylemeliyim’ çünkü benim kendi sözüm var, o partinin sözü benim kendi sözümle örtüşmüyor, yahut benim kafamdaki ütopyam, ideal toplumum, Sovyetler Birliğindeki sosyalizm ile aynı değil.”

Ahmet Ümit, yazarlığa 1982 Anayasasına ‘Hayır’ kampanyasına katılan arkadaşlarıyla ilgili rapor tarzında öykülerle başlamıştır. ‘K. Yalçın’ takma adı ile yazdığı bu öyküler, çeşitli dergilerde yayımlanmış ve kırk dile çevrilmiştir. Moskova’ya gittiğinde bunalıma girmiş, depresyona girmekten ise şiir yazarak kurtulmuştur. İlk şiir kitabını 1989 yılında ‘Sokağın Zulası’ adı ile okurlarına sunmuştur. Öykü, polisiye roman kitapları ve çeşitli dergi çalışmaları ile yazarlık hayatına devam etmiştir.

Ahmet Ümit, polisiye türünde bir çok eser vermiştir. Bunlardan bazıları sinema, dizi, tiyatro gibi türlere uyarlanmıştır. ‘Sis ve Gece’, ‘Bir Ses Böler Geceyi’ sinema filmi; ‘Karanlıkta Koşanlar’, ‘Şeytan Ayrıntıda Gizli’ dizi film olarak uyarlanmıştır. Ben burada polisiye türündeki eserlerinden birine değinmek istiyorum: ‘İstanbul Hatırası’.

istanbul-hatirasi

Tarih, Cinayet ve İstanbul Üçgeni

‘İstanbul Hatırası’; gizemli cinayetler dizisi barındıran, İstanbul’un tarihi mekanlarını ölümle birleştirerek bizlere tarihi eserleri hatırlatan bir kitaptır. Dili kolayca anlaşılabilir, günümüz Türkçesi ile yazılmış akıcı bir kitaptır. Olay örgüsü birinci tekil şahıs ağzından anlatılmaktadır. Ana karakterimiz bir polistir ve kendi hayatından, meslek hayatından ve İstanbul’un muhteşem akropolis özelliğinden bizlere kesitler sunmuştur.

Kahramanımız Nevzat Başkomiser, İstanbul’da işlenen seri cinayetlerin faillerini bulmaya çalışmaktadır. Katiller ilginç bir şekilde öldürdükleri kişileri muntazam bir bağlantı ile seçmektedirler. Kurbanların üzerine tarihi sikkeler bırakarak “Bre cahiller biraz tarih öğrenin, tarihini bilmeyen geleceğini tayin edemez” demeye çalışmaktadır. Her bir maktulü İstanbul Yarım Adasında tarihi bir mekana bırakarak, tarihi eserlere dikkat çekmek isterler ve bunu başarırlar.

Post modern edebiyat ürünü olan ‘İstanbul Hatırası’, okuyuculara; Kral Byzas ve Poseidon tapınağı, Konstantin ve Çemberlitaş, Kral Jüstinyen ve Ayasofya, II. Teodisus ve Altın Kapı, Fatih Sultan Mehmed – Topkapı Sarayı ve Fatih Camii, Kanuni Sultan Süleyman ve Mimar Sinan gibi tarihi şahsiyetlerden ve eserlerden söz etmesi ile tarihi bir romanı çağrıştırırken, toplumun tarihe ve tarihi eserlere bakış açılarını farklı bakışlar üzerinden ele alıp, birbiri ile münazaraya sokarak sosyolojik bir çalışmada ortaya koymaktadır. Romanda; katillerin kendilerine de haklılık payı biçilerek, kahramanımızın her şeye rağmen insan öldürmenin yanlış olduğunu vurgulamasıyla ve ayrıca aşkın da tüm bu hikâyeye dahil edilmesiyle beraber; ‘vicdan çatışması’ üzerinden psikolojik tahlillere yer verilmiştir.

Kitabı okuduktan sonra İstanbul’u, İstanbul’un ruhunu anlayarak gezeceğinizi ve İstanbul’un tarihi dokusuna başka bir gözle bakacağınızı umuyorum. “Hey gidi Kral Byzas, senin Poseidon tapınağı şu an lokanta…” gibilerinden iç geçirirken buluyorsunuz kendinizi.

Bazen kendi kendime sorardım: “İstanbul neden bu kadar önemlidir?” diye… Birkaç sayfa kitap karıştırıp Dünya ile İstanbul arasındaki bağlantıları öğrenince anlıyorum… Roma İmparatorluğu, Bizans İmparatorluğu ve Osmanlı İmparatorluğu’na Başkentlik yapmış, asırlarca en ünlü devlet başkanlarına ev sahipliği yapmış bir şehir… Şehri, akropolis özelliği açısından ele aldığımızda Konstantin, Hristiyanlık ile paganizmi aynı çatı altında toplamıştır. Fatih Sultan Mehmed, Hristiyan bir şehre İslamiyet’i getirmiştir. Kral Byzas hercümerç olan bir şehri İstanbul yapmış. Keza IV. Haçlı Seferi ile yerle bir edilen İstanbul; Fatih Sultan Mehmed ile yeniden imar edilmiş, gümrah bir çiçek gibi yeniden doğmuş ve Osmanlı gururlanmıştır. İstanbul’un tarihi eserlerinden biri olan Ayasofya, iki dinin merkezi olmuş, isminin manası ‘Kutsal Bilgelik’ anlamına gelen bir yapıdır. Şu an bile Ayasofya’nın kubbesi kadar büyük bir kubbe yoktur. Kitabı okuduğunuzda bunun gibi daha birçok bilgiye erişeceksiniz…

Yazımı Murat Bardakçı’nın anlattığı bir hadise ile bitirmek isterim: Bir gün Amerika dostluk ilişkileri komitesinden ülkemize gelen misafirler, entelektüel bir hocanın kendi yalısında verdiği yemeğe katılırlar… Ve içlerinden biri, Topkapı Sarayı ve manzaraya doğru iç geçirerek şunları söylemiş; “Türkler neden İstanbul’u işgal ediyor ki?” Tabi ardından çok da güzel bir cevap almış Murat beyden ama onu öğrenemedim…

             

İsmail Yurt

Talebe ..!

ÖncekiKalanlar
SonrakiTabut